|
19 January 2012
Doç. Dr. Soyalp TAMÇELİK
Gazi Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Siyasî Tarih Anabilim Dalı.
1.3. Annan Plânı’na Göre Garantiler Meselesi:
2002-2004 yılları arasında ortaya çıkan Annan Plânı’nda, garantiler meselesine özel bir önem verildiği görülmüştür. Özellikle bu plânda, garantiler ile ilgili olarak ortaya konulan öneriler, daha önceki çözüm plânlarına göre biraz daha farklıdır. Zira Annan Plânı’ndaki öneriler, daha somut verilerle mücehhez kılınmış ve ayrıntılara daha çok önem verilmiştir.[1]
Örneğin ‘Ana Maddeler’ bölümünün 1. maddesinde, Kıbrıs’ta kurulacak yeni düzenle ilgili bilgiler verilmiştir. Buna maddeye göre Kıbrıs’ta daha önce imzalanan Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşması’nın yürürlükte kalacağına ve mutatis mutandisin yeni düzene göre uygulanacağına dikkat çekilmiştir. Aslında adada, bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte Kıbrıs’ın, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık ile Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’na ek protokollerin yanı sıra Kıbrıs’taki yeni düzenle ilgili hususlara ilişkin bir de Antlaşma imzalanması kararlaştırılmıştır. Buna istinaden Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile yürürlüğe girmesi beklenen yeni Anlaşma’nın oluşturduğu dengeye saygı gösterilecektir.
Ancak ‘askersizleştirme’ konusu ele alınırken, şu hususlara dikkat çekildiği görülmüştür. Özellikle 1960 sistemine göre imzalanmış Garanti Antlaşması’na, yeni imzalanacak Anlaşmanın ve Anayasanın oluşturacağı düzene göre mutatis mutandis uygulanacağı belirtilmiştir. Yeni oluşturulacak garanti sisteminde, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, güvenliği ve anayasal düzeni yanında, Kurucu Devletlerin de toprak bütünlüğü, güvenliği ve anayasal düzeninin korunacağı belirtilmiştir (md. 8/1).
Ancak bu hükümlerin hiçbiri, Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşması’na, BM Barış Gücü operasyonuna ve Anayasa’nın federal ve kurucu devlet polisi ile Ortak Soruşturma Örgütü’ne ilişkin hükümlerine hâlel getirmeyeceği kararlaştırılmıştır (md. 8/6). Gerçi bu hükümler ‘Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’ne Katılım Koşullarına İlişkin Uyum Senedi Taslağı’nda da belirtilmişlerdir (md. 6).
Bunun dışında ‘Ek III’te belirtildiği gibi ‘Garanti Antlaşması’na Ek Protokol’de Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya şu maddeler üzerinde mutabık kaldıkları görülmüştür. Buna göre Garanti Antlaşması, Kuruluş Anlaşması ve Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile kurulan yeni düzen, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal düzenine ek olarak Kurucu devletlerin toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal düzenini de kapsadığını kabul edilmiştir (md. 1).
Özellikle Garanti Anlaşması’nın 4. maddesinin 2. paragrafı, Yunanistan söz konusu olduğunda sadece güvenlik, anayasal düzen ve Kıbrıs Rum Kurucu devletinin yönetimi altındaki bölgeye, Türkiye söz konusu olduğunda ise güvenlik, anayasal düzen ve Kıbrıs Türk Kurucu devletinin yönetimi altındaki bölgeye uygulanması kararlaştırılmıştır.
Bundan da anlaşılacağı üzere garantörlük müessesesinin aktif olacağı eylem bölgesi daha çok ilgili kurucu devletin egemenlik sahası olacaktır. Gerçi Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tamamı için olan garantörlük hakkının, bu maddenin konulması ile fiilî olarak yetki sınırlamasına gidildiği görülmüştür. Aynı zamanda bu protokolün imzalandığı andan itibaren yürürlüğe gireceği de tarafların uzlaştığı bir diğer konudur (md. 2).
Bunun dışında ‘Ek IV’te ifade edildiği gibi ‘İttifak Antlaşması’na Ek Protokol’de Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye, Kuruluş Anlaşması ve Anayasası uyarınca Kıbrıs’ın ‘askersizleştirileceği’ kararlaştırılmıştır (md. 1). Özellikle Kıbrıs’ın bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne karşı yapılacak herhangi bir saldırıya veya saldırganlığa karşı koyacakları yönündeki taahhütlerini yeniden teyit etmişlerdir. Ancak 1960 sisteminden farklı olarak ‘Üçlü Karargâh’ kurumu lağvedilmiştir. Dolayısıyla İttifak Antlaşması hükümleri, bu Antlaşma uyarınca görevlerini istişare ve işbirliği içinde yürütecek olan Yunan ve Türk birlikleri komutanlıkları için mutatis mutandis ilkesinin uygulandığı anlaşılmıştır (md. 2).
Buna karşın İttifak Antlaşması uyarınca Yunan birlikleri Kıbrıs Rum Devleti’nde, Türk birlikleri ise Kıbrıs Türk Devleti’nde konuşlandırılmasına izin verilmiştir (md. 3/1). Görüldüğü gibi bu durum, 1960 sisteminde de vardır ve yeni sistemde de aynen korunmuştur. Ancak İttifak Antlaşması’na ‘Ek Protokol I’in ilgili hükümlerine hâlel getirilmeksizin, geçici bir süre için, Yunan ve Türk birliklerinin sayısı 1 Ocak 2011’e kadar tüm rütbeler dahil 6.000’i, 1 Ocak 2018’e veya Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım tarihine kadar, hangisi daha önce gerçekleşecekse, tüm rütbeler dahil 3.000’i aşmayacağı kararlaştırılmıştır (md. 3/2).
Özellikle taraflar, bu tarihten sonra Kıbrıs, Yunan ve Türk askerlerinin tümünün adadan çekilmesi amacıyla her beş yılda bir, ordu seviyeleri gözden geçirileceği ve bunun, hiçbir şekilde İttifak Antlaşması’na, onun Ek Protokol hükümlerine ve şimdiye kadar verilen hak ve sorumluluklara hâl getirmeyeceği üzerinde mutabakata varmışlardır (md. 3/3).
Bunun dışında Yunan ve Türk birliklerinin oluşumu, teçhizatı, konuşlanma bölgeleri ve faaliyetleri, Ek Protokol’ün Ek Hükümlerine uygun olarak yapılacağı ve donanım miktarlarının belirtilen asker sayısına göre azaltılacağı kararlaştırılmıştır (md. 3/4). Ancak Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye, 1 Haziran 2010 tarihinden daha geç olmamak kaydı ile bu Protokol ve İttifak Antlaşması gereğince konuşlandırılmasına izin verilecek birlik sayısını yeniden gözden geçirecekleri hususunda anlaşmışlardır (md. 4). Özellikle bu tarihten sonra Kıbrıslı olmayan kuvvetlerin tamamının adadan çekilmesi amacıyla, konuyu her üç yılda bir yeniden gözden geçirecekleri konusunda da mutabakata varmışlardır (md. 4).
Aynı zamanda bu Protokol’ün imzalandığı andan itibaren yürürlüğe gireceği ve İttifak Antlaşması’nın diğer hükümleri üzerinde üstünlük sağlayacağı da tarafların anlaştığı bir diğer konu olarak kayda geçmiştir (md. 5).
Bundan da anlaşılacağı üzere Annan Plânı’nda garantiler meselesi, diğer plânlara göre farklı bir şekilde ele alınmıştır. Özellikle bu plâna göre garantiler meselesinde, mutatis mutandis ilkesinin uygulanacağı gerekçesi ile kısmen değişikliğe uğradığı görülmüştür. Böylece Rum tarafının kısmen tatmin edildiği anlaşılmıştır. Ancak garanti sisteminin, genel manada 1960 rejimine göre korunduğu söylenebilir. Bu durum göz önüne alınacak olursa, Türk tarafının da tatmin edilmeye çalışıldığı ortadadır. Fakat İttifak Antlaşması için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Zira adanın askersizleştirilmesi ve silahsızlandırılması gibi genel ilkeler kabul edilmesinden sonra Kıbrıslı olmayan kuvvetlerin adadan belli bir takvim içerisinde çekilmesi gerektiği belirtilmiştir. Ne var ki askerî personel sayısı, 1960 rejiminden daha fazla olduğu da ortadadır.
2. Garantiler Meselesinde Tarafların Tutum Analizleri:
Kıbrıs’ta güvenlik, tarafların korku ve endişeleri dikkate alınarak çözümlenmesi gereken önemli bir konudur. Dolayısıyla Kıbrıs’ta kurulmak istenen garanti sisteminin, tek taraflı olarak inşa edilmesi mümkün değildir. Kaldı ki bu tartışma, taraflar arasında ‘güvenlik kompleksine’[2] de neden olmuştur. Hâl böyle olunca güvenlik, Kıbrıs’ta karşılıklı bir bağımlılık etkisi yaratmıştır.
Aslında Kıbrıs’ta güvenliği tek başına aramak, taraflar arasında güvensizliği beraberinde getirmiştir. Çünkü ‘öznel güvenlik’[3] Kıbrıs’ta çatışmaya yol açtığı için daha çok ‘özgün güvenliği’ tercih etmek gerekecektir. Dolayısıyla Kıbrıs’taki garanti sisteminin, adadaki toplumları ve anavatanları doğrudan etkilediği ortadadır. Bu gerçekten hareketle tarafların garantiler konusundaki tutum analizleri şu şekilde değerlendirilebilir.
2.1. Türk Tarafının Tutum Analizi:
Kıbrıslı Türkler, 1960 Garanti Antlaşması’na ait kapsamın, değişen şartlara uygun olarak genişletilmesini istemektedirler.[4] Bu anlayışa göre Garanti Antlaşması, hem federal cumhuriyetin güvenliğini sağlamalı, hem anayasanın tek yanlı olarak değişiklik girişimini engellemeli, hem de federal cumhuriyet ile her bir federe devletlerin toprak bütünlüğünü garanti altına almalıdır. Buna dayalı olarak Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkı olmalı ve Türk askerinin adadaki mevcudiyeti devam etmelidir.[5] Ancak Türk askerinin sayısı, Kıbrıs Türk federe devletinin savunma ihtiyacını[6] karşılayacak şekilde olmalıdır. Çünkü hiçbir toplum, kendi istek ve iradesini, bir başka topluma, üçüncü bir tarafın iradesine ya da geçici ve etkisiz güvencelere[7] dayanarak koruması mümkün değildir. Bu konudaki dayanağı, yegâne kendi gücü olmalıdır.
Bundan hareketle Türkler, Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisini savunmaktadırlar. Ancak Türkler, Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisini savunurken, birtakım gerçeklere de dikkat çekmektedirler. Özellikle ‘fiilî garantiden’, Kıbrıs’taki ‘garantör devletin asker bulundurması’,[8] ‘etkin garantiden’ ise ‘gerektiğinde tek taraflı müdahale hakkının olması’[9] anlamında kullanmaktadırlar.
Kıbrıslı Türk yönetimi, 1960 Garanti Antlaşması’nda olduğu gibi sadece Federal Cumhuriyetin toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını, egemenliğini ve anayasal düzenini[10] kapsamaması gerektiğini, buna ilâveten adı geçen anlaşmanın, federe devletlerin anayasal düzenini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü de kapsaması gerektiğini ifade etmektedir. Bunun için de Türkler, diğer garantör devletlerde olduğu gibi her daim Türkiye’nin tek taraflı ve fiilî garantörlük hakkını[11] savunmaktadırlar.
İttifak Antlaşması’ndan hedefledikleri ise bu anlaşmayla birlikte Türk ve Yunan askerî birliklerini adaya yerleştirmek, müşterek müdafaa için işbirliği yapmak ve doğrudan veya dolaylı bir şekilde, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne veya bağımsızlığına karşı yönelmiş herhangi bir saldırıya veya saldırganlığa karşı koymaktır.[12] Dolayısıyla iki federe devletten birini savunmak için ortaya konulan akademik bilgiler, stratejik algılamalar ve siyasî fikirler temelden zayıftır. Amaç, iki federe devlet arasında veya federe devlet ile federal cumhuriyet arasında, hatta ve hatta Türkiye ve Yunanistan arasında çıkabilecek çatışmayı önlemek olmamalıdır. Bu yönüyle Kıbrıs’ın ortak savunmasını paylaşmak ve gerçekleştirmek, temel amaç olduğu görülmüştür.[13]
Aslında garantörlük konusunda ortaya çıkan öncelikli mesele, Kurucu Anlaşma’nın, uluslararası anlaşma olarak kabul edilip edilemeyeceği ve bağlayıcı olup olamayacağıdır. Gali Fikirler Dizisi’nde ve Annan Plânı’nda, Kurucu Anlaşma’nın, BM Anlaşması’nın 102. maddesine göre BM tarafından kayıt ettirileceği ifade edilmiştir. Ancak Kurucu Anlaşma’nın iki kurucu egemen ve bağımsız devletler tarafından imzalanmaması, uluslararası hukuk açısından, hukukî bir sorun olarak ortaya çıkarmaktadır.
Uluslararası hukuk normlarına göre uluslararası anlaşmalar, bağımsız ve egemen devletler tarafından imzalanan bağlayıcı nitelikli metinlerdir. Fakat Kıbrıs’taki Kurucu Anlaşma, iki toplum arasında imzalanacaktır. Bu durumda, Kıbrıs’taki Kurucu Anlaşma’nın, uluslararası anlaşma olup olmadığı bir tartışma konusu olarak ortaya çıkacaktır.[14] Birtakım araştırmacılar, bu yönüyle Kurucu Anlaşma’nın bağlayıcı olmayacağını iddia etmektedirler. Hatta Rumlar, bu yoruma dayanak, Kurucu Anlaşma’nın garantörlük bölümünün veya ona ilişkin Protokol’ün geçersizliğini ileri sürmüşler ve bunun iptalini istemişlerdir.
Ne var ki 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarında böyle bir hukuksal yoksunluk bulunmamaktadır. Çünkü bu anlaşmalar, dört bağımsız ve egemen devlet tarafından imzalanmışlardır. Bu yüzden Kıbrıslı Türkler, gerek Gali Fikirler Dizisi’nde, gerekse Annan Plânı’nda garantörlük kapsamının genişletilmesini istemektedirler. Böylece Türkiye ve Yunanistan, hem federal cumhuriyetin, hem de ilgili federe devletlerin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal düzenini garanti edeceklerdir. Ancak bunun, 1960 Garanti Antlaşması’nın 3. ve 4. maddesinde ifade edildiği şekliyle olmayacağı açıktır. Çünkü BM’nin çözüm plânları, Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkı fiilen elinden almaktadır. Her ne kadar Türk ve Yunan askerî birlikleri, hem federal cumhuriyetin hem de federe devletlerin güvenliğini, anayasal düzenini, toprak bütünlüğünü ve siyasal rejimini garanti etse de herhangi bir çatışma anında, ilgili garantör devletin tek başına karar alması mümkün değildir. Aslında bu yöntemle, garantör devletlerin çatışmayı tek başına engellemesi oldukça zordur.
Böyle bir durumda, dışarıdan gelen tehdidin söz konusu olduğu veya toplumsal çatışmanın yaşandığı durumlarda, güç kullanıma ilişkin kararın, kimin tarafından verileceği, Türk-Yunan askerlerinin güç kullanma emrini ve yetkisini kimden alacağı veya gücün kimlerin ve nasıl kullanacağı konuları gündeme gelecektir. Fakat BM çözüm plânlarında bu konuyla ilgili olarak herhangi bir bilgi yoktur. Ancak Gali Fikirler Dizisi’nde, AGİT’e atıf yapılmakta, Annan Plânı’nda ise mealen AB’ye referans yapılmaktadır. Ne var ki günümüzde çok uluslu gücün güvenirliliği, oldukça tartışmalı bir konudur.
Görüleceği üzere, ilgili metinlerde ortaya çıkan yorumlarda, BM denetimindeki uluslararası gücün, adadaki güvenlikten sorumlu olacağı ifade edilmektedir. Ancak federal cumhuriyet ile federe devletlerin polis güçleri, özellikle kendi sorumluluk bölgelerindeki güvenlikten sorumlu olacakları belirtilmiştir. Bu durumda, Türk ve Yunan askerî personelin, ancak BM Güvenlik Konseyi kararlarına ilişkin olarak harekete geçebilecekleri anlaşılmıştır. Fakat BM Güvenlik Konseyi üyelerinin stratejik çıkarlarına göre karar vermeleri hâlinde,[15] kısa sürede ve etkin bir şekilde müdahale kararının alınması pek mümkün olmayacaktır. Çünkü Kıbrıs’ta önemli bir olay olduğu zaman, bu durum öncelikle Barış Gücü tarafından rapor edilecek ve bu belge daha sonra BM’ye intikal edecektir. Ardından BM Güvenlik Konseyi toplantıya çağırılacaktır. Ancak Konsey, Kıbrıs’ta önemli bir olay olduğuna inanırsa, adaya bir heyet gönderecektir. Tabiî ki bu iş için uluslararası bir heyet teşkil edilecektir. Ne var ki bu heyetin hangi devletlerden ve ne kadar bir zaman içinde teşkil edileceği belli değildir. Daha sonra bu heyet, Kıbrıs’a giderek, inceleme yapacak ve merkeze dönerek rapor hazırlayacaktır. Bu rapor incelendikten sonra eğer BM’nin garantörlüğüne ve müdahalesine gerek duyulursa karar verilecektir. Ancak karar verildikten sonra hangi devletin ne kadar asker vereceği belirlenecektir. Daha sonra bu kuvvetler birleşecek ve ondan sonra Kıbrıs’a gelip saldırıya uğrayan tarafı kurtaracaktır. Tabiî ki o zaman kadar saldırıya uğrayan toplumun ne yapacağı veya kendi başına güvenliğini nasıl sağlayacağı belirsizdir.[16] Bu yüzden BM denetimindeki uluslararası gücün yetkileri ile Türk askerî birliklerinin yetkileri arasında kesin ayrılığa gidilmesi gerekecektir. Aksi takdirde ileriki dönemlerde yetki ve görev konusunda hukuksal tartışma yaşanacağı açıktır.
Ortaya çıkan muhtemel diğer bir hukuksal sorun ise hangi durumun garanti kapsamına girdiğini, tehdit olarak algılanması gereken gelişmelerin neler olduğunu ve buna dayalı olarak Türkiye veya Yunanistan’ın tek taraflı müdahale hakkının nasıl kullanılacağını belirlemek gerekecektir. Örneğin BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıs’taki muhtemel gelişmeyi, BM Anlaşması’nın 39. maddesine[17] göre tehdit olarak algılamayabilecekken, Türkiye veya Yunanistan, bu durumu farklı yorumlayabilecektir. Bu yüzden 1960 Garanti ve İttifak Antlaşması, BM Anlaşma’nın 52. maddesine[18] göre yorumlanması gerekecektir.
Ayrıca daha sonra ortaya çıkan Annan Plânı’nda da belirtildiği gibi Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye’nin izni olmaksızın, kendi toprağını, uluslararası askerî harekâtların kullanımına açmaması da iyi bir tercihtir. Gerçi bu görüş, Doğu Akdeniz bölgesinde istikrarın sağlanması için önemli bir adım olara değerlendirilebilir. Bu sayede ada, önümüzdeki dönemlerde, muhtemel askerî operasyonlar için ‘sabit bir uçak gemisi’[19] rolü oynamaktan kurtulmuş olacaktır.
Buna ilâveten 1960 Anlaşmalarında, Kıbrıs adasının, herhangi bir pakta dahil olmaması sağlanmış ve bu sayede adanın bir nevî tarafsız olması öngörülmüştür. Aslında stratejik konumundan dolayı Kıbrıs adasının, eski dönemde olduğu gibi şimdi de herhangi bir pakta üye olması, yarardan çok zarar getirebilecektir.
Özellikle Kıbrıs sorununun 40 yıllık seyri içinde, Türk tarafının endişesi, bir tek noktada toplanmaktadır. O da Kıbrıs Türk toplumuna yapılabilecek her türlü saldırı veya jenosit[20] teşebbüslerine karşı korunmasıdır. Dolayısıyla Türk tarafının amacı, insanca yaşamını sürdürecek bir düzenin kurulmasıdır. Aslında Kıbrıs’taki bu durum, bir güvenlik sorunudur ve güvenlik sağlanmadıkça barışın da kurulamayacağı,[21] bugünkü koşulların en basit gerçeği olarak ortadadır.
Hâl böyle olunca Kıbrıs’ta kurulmak istenen Federal Cumhuriyetin teminatı, yine 1960 Anlaşmalarında olduğu gibi garanti sistemi olacaktır. Dolayısıyla Kıbrıs Türk toplumu, bunun değiştirilmesine rıza göstermeyeceği açıktır. Rumlar ise 1960 Anlaşmalarını kendi çıkarlarına ters düştüğü için değiştirilmesini istemektedirler. Bundan hareketle uluslararası kamuoyu,[22] Garanti Antlaşması’nın içerdiği tüm haklara rağmen, sorumluluklarını ihlâl eden Rum tarafını tatmin etme ve Kıbrıs’taki garanti sistemini değiştirme çabasındadır.
2.2. Rum Tarafının Tutum Analizi:
Bugünkü koşullarda Rumların da güvenli bir ortama ihtiyacı vardır. Çünkü onlar, adadaki Türk askerinden korkmaktadırlar.[23] Dolayısıyla onlar da Kıbrıs için barışı, güvenliği ve istikrarı arzulamaktadırlar.[24] Hâl böyle olunca bu arzularını gerçekleştirebilmek için adaya uluslararası bir gücün[25] getirilmesini istemektedirler. Gerçi bu amaca uygun olarak gerek Vasiliu’nun, gerekse Klerides’in ‘askersizleştirme’ veya ‘silahsızlandırma’ önerilerinin yapıldığı bilinmektedir.[26] Zira bu öneriler, Garanti ve İttifak Antlaşmalarını etkisiz kılmak için düşünülen önemli bir stratejik taktik olarak görülebilirler.[27]
Aslında Kıbrıslı Rumlar, adadaki güvenlik düzenlemelerini teorik düzeyde ele almaya çalışmaktadırlar. Özellikle güvenliğe öncelik veren Rumlar, Türkiye’nin Kıbrıs’taki bütün askerini çekmesi de dahi, bunun yeterli olmayacağını belirtmektedirler. Dolayısıyla Türkiye’nin adada hiçbir şekilde askerî güç bulunduramamasını, Kıbrıs’ın güvenlik gereksinmeleri için adanın silahsızlandırılmasını, erken uyarı sistemlerinin kurulmasını, polis kuvvetlerinin azaltılmasını[28] ve bu çerçevede çok uluslu gücün veya AB’nin etkin garantör[29] olmasını savunmaktadırlar.
Ancak Rumlar, güvenlik konusu ele alırken, garantörlerin yalnızca mübadele edilecek topraklarla bağlantılı olması hâlinde görüşmeye razı olacaklarını belirtmişlerdir. Ayrıca Türkiye’nin hangi bölgelerden çekileceği belli olmadan, güvenlik düzenlemeleriyle ilgili görüşlerin maddî bir sonuca varmasının imkânsız olacağına da vurgu yapmışlardır. Bu yüzden Rumlar, güvenlik önlemlerinin egemenlik ve toprak bütünlüğüne ters düşmemesi, her iki tarafın güvenlik ihtiyaçlarını gözetecek biçimde nitelik kazanması ve bunun, kapsam olarak eşit, dengeli ve karşılıklı olması gerektiğini belirtmişlerdir.
Bundan da anlaşılıyor ki Rumlar, Türkiye’nin adaya müdahalesini önlemek için güvenliğin uluslararası güçlerin kontrolünde olmasını önermişlerdir. Rumların buradaki amacı, garanti sistemini sulandırmak, hatta ortadan kaldırmaktır.[30] Ayrıca garantör olarak büyük, orta ve küçük devletlerin katılımı ile BM teminatı veya şemsiyesi altında bir BM askerî gücü oluşturmak istemektedirler. Bununla ilgili olarak Kıbrıs’ın iç işlerine askerî veya kuvvet kullanılarak müdahale etme hakkının men edilmesi hâlinde,[31] Yunanistan’ın diğer anlaşmalarda taviz verebileceğini dahi belirtilmişlerdir.
Aslında Rum önerilerinden hareketle, garantörlerin, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesiyle birlikte, diğer ülkelerden meydana getirilmesi, meseleyi büsbütün çözümsüz kılabilecektir. Çünkü BM Genel Sekreteri’nin gözlemciliğinde yapılacak görüşmelerde, konuyla ilgili olarak iki taraf arasında anlaşmazlık olursa, mesele Güvenlik Konseyi’ne gelecektir. Bu durumda, Güvenlik Konseyi’nin veto hakkı bulunan beş daimi üyesinin, jeopolitik ve jeostratejik[32] çıkarlarına göre sergileyecekleri tutum ve alacakları tavır ile sorunun çözümlenmesine imkân sağlayamayacağı ortadadır.
Dolayısıyla çeşitli ülkelerden teşkil edilecek BM Barış Gücü askerleri, olası bir çatışma hâlinde, Kıbrıs’taki toplumların can ve mal güvenliğini sağlaması mümkün olmayacaktır. 1964 yılından beri Kıbrıs’ta bulunan, fakat arama, gözaltına alma, silahsızlandırma ve müdahale etme yetkisi olmayan, sadece ‘gözlemci’ olan BM Barış Gücü askerlerinin Erenköy bölgesindeki Rum-Yunan saldırısında, Türk yetkililerinin ikazlarına rağmen, BM Barış Gücü Komutanı General Timaya, Makarios’un “tatbikat yapılıyor”[33] şeklindeki gerçek dışı beyanına inanarak, hiçbir tedbir almaması hem şaşırtıcı hem de tehlikeli bir durumdur. Kaldı ki BM Barış Gücü askerleri, Baf’ta, Limasol’da, Gaziveren’de ve daha birçok yerde aynı tutumu sergilemişlerdir.[34] Bundan cesaret alan Rum-Yunan askerleri, 1967 yılında Geçitkale ve Boğaziçi köylerindeki Türklere saldırmışlar, hatta Barış Gücü askerlerinin telsizlerini kıracak kadar ileri gitmişler ve hiçbir tepki görmemişlerdir.[35]
Aslında Rumlar 1963 olaylarını, 1960 Anlaşmalarından, dolayısıyla da garantilerinden kurtulmak için başlatıldığını belirtmektedirler. Çünkü Rumlar, garantiler konusuna özellikle ‘egemenliğin kısıtlanması’ gözü ile bakmışlardır. Dolayısıyla kendilerini, dünyaya tam bağımsızlık için mücadele veren insanlar olarak göstermeye çalışmışlardır.[36]
Bu durum karşısında Türkler ise, kendi halkının can ve mal güvenliğini BM Barış Gücü askerlerine emanet edilmesini istememektedirler. Ne var ki GKRY’nin siyasî hayatındaki bütün hükümetler ve partiler, Garanti Antlaşması’nın değiştirilmesini istemektedirler. Çünkü bu Antlaşma, Türkiye’nin Kıbrıs Türk toplumuna karşı olan “sorumluluk ve yükümlülüklerinin yasal”[37] bir ifadesi olarak görmektedirler. Bu yüzden Kıbrıslı Rumlar tarafından bu anlaşmanın değiştirilmek istenmesi gayet normal karşılanmalıdır.
Hâlbuki Kıbrıs Türk yönetimi, garantörlük konusunda Yunanistan’ın garantörlüğünü tanımaktadır. Ancak GKRY, Türkiye’nin garantörlüğünü tanımamakta ve şiddetle reddetmektedir.[38] Bunun üzerine Papandreu, garantörlüğü Batı, Doğu ve Üçüncü Dünya ülkelerinden oluşacak bir ülkeler grubunun üstlenmesini önermişken, Vasiliu uluslararası garanti sisteminin oluşturulmasını veya BM Güvenlik Konseyi’nin, garantör olmasını teklif etmiştir.[39] Daha sonraki zamanlarda ise Klerides, bunun AB tarafından yapılabileceğini belirtmiştir.
Aslında meselenin çözümünü isteyenler, garantörlüğün bu kadar geniş topluluğa yayılmasına rağmen Türkiye’nin ve Yunanistan’ın bu sisteme dahil edilmesini bir türlü anlayamamışlardır. Kaldı ki, Kıbrıs’ta iki ayrı toplum yaşamaktadır. Bunlardan biri Rumlardan, diğeri ise Türklerden oluşmaktadır. Dolayısıyla bu iki toplumun güvenliği, herkesten önce Türkiye ve Yunanistan’ı ilgilendirmektedir. Hâl bu merkezdeyken en çok bu iki ülkenin duyarlılık göstermesi normaldir. Fakat Kıbrıslı Rumlar, kurulmak istenen Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin BM üyesi olacağından, bir başka deyişle bağımsız ve egemen bir devlet olarak ortaya çıkacağından, garantörlük sistemini kabul etmeyeceğini açıklamışlardır.[40] Buna rağmen Kıbrıs’ta yeni bir garanti sistemi kurulacaksa, hiçbir garantörün tek yanlı müdahale hakkının olmamasına ve garantörlerin, Federal Cumhuriyetin anayasasına, egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne[41] zarar vermeyecek şekilde davranmasına özen gösterilmesi istenmiştir. Aksi hâlde federasyonun paralize olmasına ve iki toplum arasında gerginliklerin yeniden doğmasına yol açacağı tahmin edilmektedir.[42]
Aslında Rumların düşüncesi, bu görüşlerden biraz daha farklıdır. Çünkü Rumlara göre Türkiye’nin, Kıbrıs’ı yayılmacı amaçlar için kullanabileceğini ve Kıbrıs Türk toplumunun, Federal Anayasa’daki geniş haklarından yaralanarak, devleti işlemez duruma sokacağını ve uygun bir zamanda Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale edeceğini düşünmektedirler.[43] Dolayısıyla Kıbrıslı Rumlara göre Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkının olması, Kıbrıs’ta “güvenli bir geleceğin inşası”[44] için yeterli olmayacaktır.
Bugün görüşmeler sürerken, Rumların birinci hedefi, Enosis’e engel gördüğü Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırmak veya etkisizleştirmektir.[45] Bu amaçla adada garantörlük sistemi kalsa bile, Türk askerinin kalmamasını, Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkının olmamasını veya müdahalenin ancak Güvenlik Konseyi’nin, AGİT’in, NATO’nun veya AB’nin karar vermesiyle yapılmasını veya bu işlemin çok uluslu gücün[46] tasarrufunda olmasını istemektedirler. Bu yüzden Kıbrıslı Rumların, bu konuyla ilgili olarak uzlaşma yerine, çatışma ve gerginlik içine girdikleri görülmüştür.
3. Kıbrıs’a Getirilmek İstenen Çok Uluslu Gücün Fonksiyonel Özellikleri:
Hiç şüphe yok ki bir toplumun güvenliği, bir başka topluma veya üçüncü bir tarafın iradesine bırakılması pek de gerçekçi bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla toplumların bu konudaki yegâne dayanağı, yine kendi toplumsal veya askerî gücü olduğu kabul edilen bir görüştür.[47] Kısacası yeni dünya düzeninde ne BM’nin, ne AGİT’in, ne de bir başka uluslararası teşkilâtın, geçmişte Kıbrıs’ta, günümüzde ise Bosna-Hersek’te olduğu gibi insan hayatını hiçbir şekilde koruyamadığı ortadadır.[48] Dolayısıyla Kıbrıs meselesinde herhangi bir çözüm bulunacaksa, bu gerçeğin göz önünde bulundurulması gerekecektir. Çünkü uluslararası kuruluşlar, Türkiye’nin veya Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını koruyamadığı gibi, Yunanistan’ın veya Kıbrıslı Rumların da çıkarlarını korumakta yeterli değildir.
Özellikle NATO, geçmişte Kıbrıs’taki çatışmaları durdurmada yardımcı olmadığı gibi, aksine durdurmak için çaba harcayan Türkiye’nin sorunla ilgili olarak hareket etmesini, kabiliyetini ve özgürlüğünü kısıtlamıştır.[49] Hatta Türkiye, müttefiklerinin kısıtlayıcı baskısına maruz kalarak, bu konuda girişeceği askerî operasyonlarda NATO’dan aldığı silahları kullanamayacağı kendisine hatırlatılmıştır. Böylece Türkiye, özellikle de Kıbrıs kriziyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin tümünün NATO’nun komutasına verilmesinin yanlış bir uygulama olduğunu anlamıştır.
Aslında insan hak ve hürriyetlerinin koruyucusu liberal demokrat Batı’nın ve NATO ülkelerinin Körfez Krizi’ndeki tutumu ile Bosna-Hersek, Azerbaycan, Gürcistan ve Çeçenistan olaylarındaki davranışları arasındaki fark, insanlık idealine gönül bağlayanlar için ümit verici olmaktan çok uzaktır.[50]
NATO eski Genel Sekreteri Willy Claes, kendisine yöneltilen “Sırplara karşı harekât olacak mı?” sorusuna, “kontak anahtarını çeviremiyoruz; çünkü anahtar bizim elimizde değil”[51] cümlesiyle cevap vermiştir. Samimi açıklamalarıyla bilinen Sekreter, aslında isim vermeden çok uluslu gücü suçlamıştır. Çünkü sınırlı ve sembolik NATO harekâtına karşılık Genel Sekreter Claes, her ne kadar “kontak anahtarı bende değil” dese de kontak anahtarını elinde bulunduran ve aynı zamanda Kuzey Atlantik Paktı’nın da üyesi olan ABD’yi, İngiltere’yi ve Fransa’yı[52] suçladığı açıktır.
Dolayısıyla Rum liderliğinin 1963’ten bugüne kadar sürekli olarak Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılmasını, hiç olmazsa tek yanlı müdahale hakkının sınırlandırılarak, etkisizleştirilmesini veya çok uluslu garantörlük sistemi içinde müdahale hakkının fiilen yok edilmesini savunması, adanın tamamına hakim olma isteğinden başka bir şey değildir.[53] Bunun üzerine Klerides, Türk ve Rum toplumlarının güvenliği için, BM Güvenlik Konseyi’nin şemsiyesi altında çok uluslu bir gücün,[54] adaya yerleşmesini kabul edebileceklerini açıklamıştır. Aslında bu noktada Rumlar, ellerindeki güçlü saldırı silahlarına, aynı zamanda ABD’yle AB’nin desteğine[55] güvenmektedirler. Bu noktada Türkiye’nin 1974’te olduğu gibi, müdahale edemeyeceğine ve bu iki müttefikin aktif bir biçimde Rumların yanında olacağına inanmaktadırlar.
Hâlbuki BM’nin yaptığı bir araştırmaya göre ABD, ortaya çıkan uluslararası sorunlarda, kendi askerî gücü yerine BM gücünü tercih ettiğini göstermiştir.[56] Yine bu araştırmanın ortaya koyduğu verilerden hareketle, gelecekte yapılacak askerî operasyonların büyük bir bölümünde, yine çok uluslu gücün kullanılacağı tahmin edilmektedir. Dolayısıyla bu görüşe göre ABD, BM’nin çabaları için ancak lojistik ve ikmâl yardımı yapacağı, BM Sekreterliği’ne ise komünikasyon desteği sağlayacağı düşünülmektedir.[57] Ancak gelişen olaylar, bu görüşü desteklediği gibi, aynı zamanda çürütmektedir. Hâl böyle olunca, dünyadaki diğer devletlerde, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde ve İslâm memleketlerinde, çifte standart yapıldığı görüşü ağırlık kazanmıştır.
Aslında günümüzde uluslararası hukuk, ortak güvenlik veya BM yönetimindeki Batı çıkarlarının savunması, nerede başlar veya nerede biter belli değildir. Örneğin İran’a karşı çeşitli yaptırım kararları alan Güvenlik Konseyi, aynı sertlikte İsrail’e karşı bu kararları uygulayamamaktadır.
Esasında çok uluslu güce verilen ABD desteği, Körfez Savaşı’nda ortaya atılan ‘İnanılmaz Güç’[58] doktrinine de ters düşmektedir. Özellikle ‘ya hep-ya hiç’ düşüncesi, ya tam olarak olaylara ‘karışma’, ya da tamamen ‘çekimser’[59] kalma anlamına gelmektedir ki, bu düşünce çoğu bölgesel sorunun çözümü için pratik bir yöntem değildir. Aslında askerî yönden, politik hedeflerin belirsizliği veya süresi belirsiz olayların içine çekilmedeki isteksizlik anlaşılabilir bir şeydir. Bu yüzden ABD, gücünü etkin bir şekilde kullanmak için tercihlerini iyi yapmak ve ona göre önceliklerini belirlemek zorundadır. Sonuç olarak ABD, ekonomik ihtiyaçlarına ve ulusal çıkarlarına ters düşmeyen bir dış politika takip etmek zorunda olduğu unutulmamalıdır.
Aslında yeni güvenlik doktrini, öyle bir şeydir ki, Amerika ve Avrupalı müttefikler, bunu gerçekleştirmek için isteksiz ve gönülsüz davranmaktadırlar. Dolayısıyla ABD ve AB, ortak dış veya güvenlik politikalarını oluşturamamış ve bununla ilgili kurumsal mekanizmaları yeterince çalıştıramamışlardır. Özellikle Avrupa, büyük sorunlar karşısında yetersiz bir tablo çizmekte veya caydırıcılık avantajını kullanamamaktadır.
Bugün itibarıyla Avrupa’nın ortak dış politikası olmadığı için etkin bir ortak savunma politikasından da söz etmek mümkün değildir. Bunun başlıca göstergesi, Yugoslavya meselesi olmuştur. Aslında Avrupa ülkelerinin tamamı, bu olayı farklı yönlerden değerlendirmişlerdir. Örneğin Almanya, Slovenya’ya ve Hırvatistan’a, Yunanistan ve Fransa, Sırbistan’a doğru yönelirken,[60] NATO üyesi Türkiye, Bosna Hersek’teki Müslümanlara yapılan saldırıları gündeme getirmiştir.[61] Bu düşünceden hareketle herhangi bir askerî müdahale gündeme gelmemiştir. Ancak bu konudaki momentum, geç de olsa Amerika tarafından ortaya konulmuştur.
Aslından konuyla ilgili en büyük güçlük, AB ülkelerinin ortak sorumluluktan kaçmaları ve ‘ortak strateji kültürünü’[62] oluşturmadaki isteksizliğidir. Ancak ortak hareket etme düşüncesi, Amerika’nın ya da Avrupa’nın sorumluluğunu, tamamen BM’ye atması anlamına gelmemektedir. Çünkü BM’nin çalışmaları, sorunların üstesinden gelmeye yardım etse de bu sorunların ortadan kaldırılmasına yardımcı olmamıştır. Dolayısıyla ne BM, ne de NATO, ülkelerin sorunlarını çözmede pek yeterli olmadığı ortadadır.
Bu yönü ile Avrupa ve diğer bölgelerde BM’nin, uluslararası barışı ve güvenliği sağlaması oldukça zordur. Zaten BM’nin etkin otoritesi Körfez Savaşı, Yugoslavya’nın parçalanması ve Irak operasyonu gibi faaliyetlerle daha da sarsılmıştır. Dolayısıyla Güvenlik Konseyi’nin sarsılmış otoritesine rağmen bütün sorunları tek başına çözümlemesi mümkün değildir. Zira son 40 yılda, bölgesel sorunların çok uluslu koordinasyonla ve kararlılıkla çözümlenebileceği ortada iken, sadece BM veya onun bir organı olan Güvenlik Konseyi’nin çözebileceğini iddia etmek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ayrıca standart olarak barışı korumakla görevli ‘kuvvetler bütünü’[63] diye bir kavram da yoktur. Ancak barışı korumak için tüm insanî, siyasî ve askerî operasyonların[64] genel bir birleşimini sağlamak ve BM Anlaşması’nın yedinci bendine göre bu birleşimin gerekli görüldüğü anlarda beraberce kullanılması olarak tanımlamak mümkündür.[65]
Aslında barışın tehdidi veya bozulması hâlinde, BM’nin alacağı tedbirler, Antlaşmanın VII. bölümünde (39-51’inci maddeler) belirtilmiştir. Bu tedbirlerin alınması, Antlaşmanın 24. maddesi gereğince barış ve güvenliğin korunmasında ‘başlıca sorumlu’[66] organ olan Güvenlik Konseyi’ne verilmiştir. Güvenlik Konseyi ise bu yetkiyi kullanırken, BM’nin amaç ve ilkelerine uygun bir şekilde hareket edeceği varsayımından hareket etmektedir. Ancak bunu denetleyecek herhangi bir mekanizma henüz mevcut değildir.
Daha önce olduğu gibi, örneğin Kıbrıs’ta, Anlaşma’nın 39. maddesine göre barışın tehdidi, bozulması veya saldırıya uğraması hâlinde Konsey’in yapacağı ilk hareket, böyle bir durumun olup olmadığının tespitidir. Bundan sonra Konsey, barışın ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için tavsiyelerde bulunacak veya karar alacaktır. Konsey’in tavsiye edeceği tedbirler, Anlaşma’nın VII. bölümün öngörülen ‘zorlama tedbirler’[67] şeklinde olabilecektir. Lakin işaret etmek gerekir ki, VII. bölüme istinaden yapılan tüm tavsiyelerde ya da alınan tüm kararlarda, ‘veto’[68] yetkisi bulunmaktadır.
Anlaşma’nın VII. bölümündeki hükümlere istinaden, Kıbrıs’ta barışın bozulması hâlinde Konsey’e üç tür tedbir alma yetkisi olacaktır:
1. Kıbrıs’la ilgili geçici tedbirlerin alınması;
2. Kıbrıs’la ilgili silahlı güçlerin kullanılmasını gerektirmeyen tedbirlerin belirlenmesi;
3. Kıbrıs’ta silahlı güçlerin kullanılmasını gerektiren tedbirlerin icrasıdır.[69]
Güvenlik Konseyi, Kıbrıs’taki uygulamasında silahlı çatışmanın durdurulması, ateşkesin ilan edilmesi ve silahlı güçlerin geri çekilmesi gibi geçici tedbirler de alabilecektir. Ancak Anlaşma’nın 41. maddesine göre Güvenlik Konseyi, kararlarını yürütmek için silahlı gücün kullanılması dışında, ne gibi tedbirlerin alınması gerekeceğine de karar verebilir. Gerçi 41. maddeye göre Güvenlik Konseyi’nin sınırlayıcı nitelikte olmamakla birlikte, askerî olmayan zorlamaları şu şekilde ifade edilebilecektir. Bundan hareketle “ekonomik ilişkilerin, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer ulaştırma araçlarının tamamen veya kısmen kesilmesi ile siyasal ilişkilerin askıya alınması”[70] gibi tedbirler zikredilebilir. Lakin Güvenlik Konseyi, bugüne kadar sadece iki kez bu maddeye istinaden karar almıştır. Konsey, ırk ayırımcılığı yaptığı için 4 Kasım 1977 tarihinde Güney Afrika’yla ilgili olarak ‘silah ambargosu’[71] kararını almıştır. Kararda, Güney Afrika’ya hiçbir üye devletin silah, cephane, yedek parça ve nükleer silah teknolojisi satması engellenmiştir.
Konsey, bu maddeye istinaden aldığı ikinci karar ise Ayetullah Humeyni’nin başkanlığı sırasında İran’da rehin alınan Amerikan elçilik personelinin serbest bırakılmasıyla ilgilidir. Rehinelerin bir hafta içinde serbest bırakılmaması hâlinde İran’a ekonomik yaptırım uygulanacağı önerisini[72] kabul etmiştir. Ancak Sovyetler Birliği, bu öneriyi veto ettiğinden yürürlüğe girmemiştir.
Aslında Güvenlik Konseyi’nin ‘silahlı zorlamalara başvurabilmesi’[73] için herhangi bir güç kullanmasına gerek yoktur. Ancak bu karar, devletlerin ayrı ayrı uygulaması ile yerine getirilebilecektir. Nitekim Güvenlik Konseyi’nin silahlı müdahale kararı, ilk kez Kore deneyiminde ortaya çıkmıştır. Özellikle 25 Haziran 1950 tarihinde ‘Kuzey Kore’ güçlerinin ‘Güney Kore’ye saldırması üzerine, Güvenlik Konseyi, BM üyelerinin elindeki imkânlara göre Güney Kore’ye yardım edilmesini salık veren bir karar almıştır.[74] Bunun üzerine içinde Türkiye’nin de bulunduğu 16 devlet bu karara uymuş ve üç yıl süren bir savaştan sonra saldırganın Güney Kore topraklarını terketmesi sağlanmıştır. Ancak bu olaydan sonra özellikle 1990 yılına kadar Konsey’deki veto yetkisi nedeniyle, bundan başka herhangi bir saldırgana karşı böyle bir tedbirin alınması mümkün olmamıştır.
Gerçi Güvenlik Konseyi’nin birtakım tedbirleri almakta zorlanabileceği[75] göz önüne alındığından, bununla ilgili olarak Anlaşma’nın 51. maddesine şu hükümler konulmuştur: “İşbu Anlaşma’nın hiçbir hükmü, BM üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması hâlinde, Güvenlik Konseyi, uluslararası barışın ve güvenliğin korunması için gerekli tedbirleri alınıncaya dek, doğal olan münferit ya da müşterek meşru savunma hakkına halel getirmez”[76] denilmiştir. Şu hâlde, Anlaşma’da zorlama tedbirlerin alınmasında başlıca sorumluluk Güvenlik Konseyi’ne verildiği görülmüştür. Lakin Konsey, bu görevini yerine getirinceye dek, saldırıya uğrayan devlet, ya tek başına ya da müttefikleri ile birlikte meşru savunma hakkını kullanabilecektir.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen birçok ‘saldırı’ olayında, BM Teşkilâtı’nın gerekli tedbirleri almamış olması, aslında bu hükmün ne denli uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Zaten Anlaşma hükümlerinin ‘meşru savunma’ yanında, ‘ortak savunmaya’[77] da yer vermesi, bu görüşü doğrulamaktadır. Nitekim BM’nin barışı korumadaki yetersizliği yüzünden, II. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra başlayan ‘Soğuk Savaş’ karşısında birçok devlet, olası bir saldırı karşısında kendini koruyabilmek için birtakım ittifak sistemleri kurmuşlar ya da bloklaşmışlardır. Özellikle NATO, Varşova Paktı ve diğer ikili ve çok yönlü ittifak anlaşmaları, bu zorunluluğun en belirgin örneklerindendir. Dolayısıyla saldırgana karşı zorlama tedbirlerin alınamaması, BM’nin barışı koruma çabalarını tümden engellemiştir. Nitekim Anlaşma’nın çeşitli hükümlerine ve 1950’de Kore ile 1990’da Irak deneyiminden sonra Genel Kurul’un almış olduğu ‘barış için birleşme’[78] kararına dayanarak, birçok olayda geçici Barış Gücü birlikleri kurulmuştur. Bunlar arasında, 1956 yılında Süveyş, 1960 yılında Kongo, 1964 ve 1974 yıllarında Kıbrıs ve 1978 yılında Lübnan olayları nedeniyle kurulan Barış Gücü, ilgili devletler arasında ve dünya barışının korunması bakımından önemli işler başarmışlardır. Kaldı ki Barış Gücü birlikleri, Kıbrıs’ta hâlen daha görevini sürdürmektedir.
Bundan da anlaşılıyor ki BM’nin başlıca amacı, Kıbrıs’taki tarafların geriye dönülmez bir noktaya ulaşmasını engellemek olduğu söylenebilir. Çünkü BM, “anlaşmazlığı çözüme götürecek”[79] varsayımından hareketle bunu yapmaya çalışmaktadır.
Gerçekten de bazı küresel veya bölgesel anlaşmazlıklar, eğer belli bir zaman içinde gerektiği gibi kontrol edilebilirse, ‘önemlilik’ derecesi azalmakta veya çözüm için arzu edilen ‘olgunluğa’ ulaşabilmektedirler.[80] Ancak birtakım anlaşmazlık türlerinde, uzun soğuma süreci yaşandığından, tarafların daha da ‘sertleşmesine’, hatta ‘uzlaşmaz’ bir tutum takınmasına neden olmaktadır. Pek tabiî ki bu durum, makul uzlaşma şansını tedricen azaltabilmektedir.[81] Aslında bu durum, Kıbrıs’taki toplumlararası uzlaşmazlığın şimdiye kadarki gelişim sürecini açıklaması açısından yeterli olduğunu söylemek mümkündür.
Hâl böyle olunca BM ile ilgili yapılan tespitlerde şunu da ifade etmek yerinde olacaktır. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, BM organları tarafından ‘saldırgan’ olarak nitelenen devletlere karşı alınan tedbirleri ile bir olayda çatışma hâlindeki güçleri birbirinden ayırıp, bir tür ‘tampon’[82] görevi görerek, çatışan güçler arasında sıcak teması önlemeye çalışan Barış Gücü birlikleri arasındaki ayırımı ciddi bir şekilde yapmak gerekecektir. Özellikle BM’nin uygulamaya çalıştığı zorlama tedbirlerde, bir tarafın ‘saldırgan’ olarak ilân edilmesi gayet normal karşılanmalıdır. Bunun yanında BM’nin, tecavüzkâr tarafa karşı, saldırıya uğrayan ‘mağdur’ tarafın haklarını korumak için taraf tutmasını da beklemek eşyanın tabiatına aykırı bir davranış olmayacaktır.
Ne var ki Barış Gücü’nün görevi, sadece düşman tarafları birbirinden ayırarak, bunların çatışmalarını önlemek olduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla BM, hiçbir tarafın yanında yer almadığı gibi, kurulan gücün bunlardan herhangi birine karşı savaşması da söz konusu değildir. Aslında Barış Gücü, sadece ‘kendilerini savunmak’[83] için silah kullanabilmektedirler. Bu gücün mevcudiyeti, çoğu kez bir kaç bin kişiyi geçmemektedir. Bu mevcudiyet, özellikle tarafsız devletlerin askerî gücünden oluşmakta ve bunların giderlerinin çoğu, askerî katkıda bulunan devletlerin kendilerince karşılanmaktadırlar. Esasından bunların mevcudiyeti çok küçük olmasından dolayı, sıcak temas bölgelerinde yeterince güvenliği sağladıkları söylenemez.
Netice itibarıyla şu söylenilebilir ki, BM için barışı koruma misyonu, gerçekleşmesi zor bir görev olarak ortada durmaktadır. Özellikle taraflardan biri, ortak hareket etmeyi reddediyorsa, mevcut düzenlemeler içinde misyonun etkisiz hâle gelmesi kaçınılmazdır. Aynı zamanda BM polisi, normal polisin yetkileri dahilinde olan gözaltına alma, yakalama vb. birtakım yetkilere haiz olmadığı için bu görevi layıkıyla ifa edemeyeceği ortadadır.[84] Bu yüzden BM gücü, kendisinden sadece yardım talep edildiğinde harekete geçebilmektedir. Bu durumda BM’nin polis gücünden etkin sonuçlar beklemek, iyimser bir davranış olacaktır. Aslında BM polis gücünün varlığı, potansiyel suçluları caydıran bir faktör olarak görünse de henüz kanunsuz olaylarla mücadele edebilir bir konuma gelmiş değildir.[85] Bu durumda olayları gözlemlemek, rapor etmek ve mahallî polis ünitelerine birtakım tavsiyelerde bulunmak dışında herhangi bir fonksiyonel özelliği yoktur.
Bundan da anlaşılıyor ki, BM, devletlerin kuvvet kullanmasını önleyecek ortak bir güvenlik sistemi kurmuş değildir.[86] Dolayısıyla bu sistemi uygulayacak bir kuvvete de sahip değildir. BM’nin Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Afganistan’da, Kongo’da, Yugoslavya’da ve Kıbrıs’ta kurduğu polis gücünün amacı, tarafların askerî kuvvet dengesine, dolayısıyla da politik dengeyi değiştirmek veya anlaşmazlığa taraf olan devletlerin veya toplumların haklarına zarar vermek değildir.[87] Aslında BM Genel Kurulu’nun barışı koruma faaliyetleri ile Güvenlik Konseyi’nin barışı yeniden kurmak için harcadığı kuvvet kullanma tekniği birbirinden oldukça farklıdır. İlk başta polis gücünün kullanılmasında, gerek bu kuvveti kabul eden devletin, gerekse kuvvete katılan diğer devletlerin bu faaliyet için rızalarının olması gerekmektedir. Çünkü BM, uluslararası barışı ve güvenliği korumak için üye devletlerden yardım ve destek sağlamak zorundadır.[88] Esasında BM’nin kendine has ve daimi olarak bulunacağı ‘uluslararası silahlı kuvvete’[89] dair bir birliğin olması, temel hedeflerdendir. Hatta BM Anlaşması’nda, bununla ilgili maddeler dahi vardır. Buna rağmen BM’nin, buna benzer bir kuvvetin kurulduğunu söylemek mümkün değildir. Bunun için en başta gelen neden, devletlerin henüz barışın bütünlüğü konusunda müşterek tavır geliştirememelerinden kaynaklanmaktadır.[90] Zaten ortak güvenlik sisteminin, ABD gibi süper güçlü devletlere karşı uygulanamamasının nedeni de budur. Dolayısıyla günümüzde, güçlü bir saldırganı emelinden caydırabilmek için barışı korumak isteyen ve yeterli askerî güce sahip olan devletlerin bu misyonu bizzat kendisi sağladığı ortadadır.
Bugünkü koşullarda genel olarak bazı devletlerin bağımsız veya tarafsız bir politika izleyebilmesi, ABD ile AB arasında kurulan ‘siyasî ve stratejik dengenin’[91] bir sonucu olduğu söylenmektedir. BM’nin, özellikle Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da ve Kıbrıs’ta barışı koruma faaliyetlerine girişebilmesi ve bir çeşit kendine has politika güdebilmesi, yine bu iki üstün tarafın barış için adı geçen faaliyetlere engel olmamasına bağlıdır. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkeler, BM’nin uluslararası meselelerde başarısız politika izlemesinin nedenini, Batılı ülkelerin izledikleri siyasî manevralara dayandırmaktadırlar.[92] Hâl böyle olunca BM’nin inandırıcılığını kaybettiği ve birtakım Batılı devletlerin kontrolünde olduğu görüşündedirler.
Bunun dışında barışı korumak için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı’nda (AGİT) da görev alabileceği söylenmektedir. Ancak tüm bu çabalara rağmen, AGİT’in bölgesel anlaşmazlıklar ve çatışmalar karşısında etkisiz kaldığı da görülmüştür.[93] Bunun önemli bir nedeni, AGİT üyelerinin büyük bir çoğunluğunun bu kurumun temel değerlerini ve prensiplerini benimsemesinden kaynaklanmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki Kıbrıs’a, çok uluslu gücün, garantör sıfatıyla getirilmesinin bir yararı olmayacaktır. Zira bunu, AGİT’in Yugoslavya ve Karabağ krizindeki takındığı tutumdan da görmek mümkündür.
Öyle ki Aliya İzzetbegoviç, AGİT’ten bölgeye askerî müdahalede bulunmasını isterken, bu dönemde ABD, Yugoslavya’ya asker gönderilmesine karşı çıkmıştır. Avrupa ülkeleri ise Sırbistan’a tecrit uygulamasında tereddüt etmişlerdir.[94] Aslında AGİT’in 52 üyesinden 50’si,[95] Yugoslavya’nın, Bosna-Hersek’teki savaşın durdurulması konusundaki söz hakkının askıya alınmasını ve Belgrad’ın kınanmasını çok sonraları kabul etmiştir.[96] Bunun üzerine federal orduyu ‘işgalci’ diye niteleyerek, Bosna-Hersek’ten çekilmesini istemişlerdir. Sonuçta onbinlerce kişi[97] hayatını kaybetmiş ve bütün dünya, katliamları çaresizlik içinde izlemiştir. Bu uğurda uluslararası teşkilâtlar, ancak kınamalarla yetinmişlerdir.
Ne var ki Bosna-Hersek’te varlığıyla yokluğu fark edilmeyen ve oradaki iki yüz bini aşkın insanın katline seyirci kalan BM,[98] 37 yıldır barışın ve sükûnun hüküm sürdüğü Kıbrıs’ı, ön plâna alması pek de rastlantı değildir. Bu konu ile ilgili olarak Kamrân İnan’ın da belirttiği gibi şayet Sırp lideri Miloseviç, yüzde yüz haksız olduğu bir katliamda, NATO’ya, AGİT’e, AB’ye, Amerika’ya ve BM’ye meydan okuyorsa, “bu çok uluslu gücün ehemmiyeti nerede kaldı?”[99] sorusu akla gelir.
Şu bir gerçek ki ‘uluslararası camianın’ hareketsizliği, onu oluşturan ülkelerin kendi çıkarlarına göre bir tavır takınmasından kaynaklanmaktadır. Özellikle ABD, bunu “Avrupa’nın bir sorunu”[100] saymakta ve malzeme dışında, kara kuvveti göndermek istememektedir. Avrupalılar ise Sırplarla çok kanlı geçmesinden korktukları bir savaşı göze alamamaktadırlar. Ruslar da Slav dayanışması içinde savaşa karşı çıkmaktadırlar. Kısacası hemen hemen hiçbir kimse Bosna için ölmek istememektedir.[101] Tabiî ki bu çekingenlik ve hareketsizlik, Sırp saldırganlığının işini kolaylaştırmıştır.[102]
Bundan ötürü AGİT’nin, BM’nin ve NATO’nun, Bosna nedeniyle kaybettiği itibarı açık beyan ortadadır. Nitekim BM’nin ve NATO’nun yetersizliği ve itibar kaybı, AGİT’in üzerine öyle bir çökmüştür ki, fiiliyatta bu iki kuruluş kadar gücü olmayan AGİT’ten, çok şey beklenir olmuştur. Ancak AGİT, Bosna örneğinde olduğu gibi etkin bir karar alamayarak, inanılmaz bir acziyet içerisine girmiştir.[103] Dolayısıyla Bosna’da bunca BM kararı uygulanmazken, Kıbrıs’a ilişkin AGİT kararlarının büyük bir titizlikle uygulanacağını iddia etmek ve bunun garantisini vermek, pek mümkün değildir. Çünkü AGİT, büyük devletlerin ihtilafları nedeniyle, Bosna gibi bir konuda karar alamamış ve yüksek bir ‘iktidarsızlık’[104] örneği vermiştir.
Bundan hareketle Türkler, bu yetersizliği görmüş ve Garanti Antlaşması’ndaki ‘tek yanlı müdahale hakkının’[105] değiştirilmesini doğru bulmamışlardır. Özellikle Türk tarafı, Zürih ve Londra Antlaşmaları’ndan doğan hakların korunmasını ve ‘Türkiye’nin etkin garantörlüğünün’[106] hiçbir şekilde müzakere edemeyeceğini belirtmiş olması da dikkat çekicidir.
Bundan da anlaşılmaktadır ki Kıbrıslı Türkler için garantiler konusu, ekmek ve su[107] kadar önemli bir husustur. Bu konunun önemi, çeşitli zamanlarda yapılan anket araştırmalarından da anlamak mümkündür.
Bununla ilgili olarak yapılan bir araştırmada, “halkın %88.5’i, Türkiye’nin tek başına müdahale hakkının olmadığı bir anlaşmayı kabul etmeyeceğini”[108] belirtmiş olasıdır. Yapılan incelemeler sonucunda Kıbrıslı Türklerin bu konuda, kesin bir bakış açısına sahip olduğu görülmüştür.[109]
Bunun üzerine Rumlar, olası formüller arasında Batı Avrupa Birliği (BAB) ile AB’nin[110] olabileceğini ve Kıbrıs’ta barışın, adanın bütünlüğünün ve sistemin güvenliğinin bu kurumlarca garanti edilebileceğini önermişlerdir. Aslında 1990 yılında Kıbrıslı Rumlar, ciddi bir stratejik taktik değiştirerek, Kıbrıs’ın AB üyeliğini ‘Aaland Adaları’ modelinden esinlenerek yaptıkları anlaşılmıştır.
Ne var ki Aaland Adaları’nda korunan çıkarlarla, Kıbrıs’taki millî varlıkların korunmasına yönelik endişeler ve düşünceler, mukayese dahi edilemeyecek türdendir. Çünkü bu iki konu, tarihî, siyasî, coğrafî, beşerî ve stratejik özellikleri itibarıyla birbirinden çok farklıdır. Her şeyden önce Yunanistan’ın ve Türkiye’nin birbirlerine karşı tutum ve davranışları dikkate alındığında, Türk-Yunan ilişkileri ile İsveç-Finlandiya ilişkilerinin aynı çerçevede değerlendirmek mümkün değildir.
Bu yüzden Kıbrıs meselesini, Türk-Yunan ilişkileri çerçevesinde değerlendirenlerin pek de haksız olmadığı ortadadır. Gerçi bu görüşü savunanlar, ister adadaki çözümün federal veya konfederal bir yapıda olsun, isterse iki ayrı devletin kabul edildiği şekilde olsun, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege, kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası, Batı Trakya’daki Türk toplumuna yapılan baskılar, Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiası ve benzeri diğer nedenlerden dolayı ortaya çıkabilecek bir gerginlik, kaçınılmaz olarak Kıbrıs adasına yansıyacak ve varıldığı sanılan çözümün, dış dinamiklerin etkisinde kalarak bozulabileceğini düşünmektedirler.
[1] Bu konuyla ilgili olarak bkz... “Kıbrıs Sorununun Kapsamlı Çözümü - 30 Mart 2004”, KKTC Cumhurbaşkanı Arşivi, Dosya: BM Önerileri – Annan Plânı, Tarih: 30 Mart 2004.
[2] Alexis Heraclides, Yunanistan ve Doğudan Gelen Tehlike Türkiye Türk-Yunan İlişkilerimde Çıkmazlar ve Çözüm Yolları, Çev. Mihalis Vasilyadis ve Herkül Millas, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 183.
[3] Barry Buzan, “New Patterns of Global Security in The Twenty-First Century”, International Affairs, LXVII (1991) 3, s. 99-100; Ole Waever, “Securitization and Desecuritization”, Ronnie D. Lipschutz (ed.), on Security, Columbia University Press, New York, 1995, s. 68-71; Barry Buzan, Ole Waever and Jaap de Wilde, Security: A New Framework for Analysis, Lynne Rienner Publishers, Boulder, 1998, s. 217-218.
[4] Ayşe Füsun Arsava, “1960 Kıbrıs Anlaşmalarının Hukukî Geçerliliği”, Proceedings of The Second International Congress for Cyprus Studies 24-27 November 1998, Vol. II, Eastern Mediterranean University Congress for Cyprus Studies Publications, Gazimağusa, 1999, s. 558.
[5] Ellen B. Laipson, Cyprus: Status of U.N. Negotiations, USA Foreign Affairs and National Defense Division – March 8, 1990, Washington, 1990a, s. 6; Ellen B. Laipson, Cyprus: Turkish Cypriot Statehood and Prospects The Settlement, USA Foreign Affairs and National Defense Division – May 4, 1984, The Library of Congress Congressional Research Service, Washington, 1990b, s. 6; Cerrahoğlu, a.g.e., s. 269.
[6] “Yeni Ortaklık Devleti”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Türk Önerileri, Tarih: 29 Nisan 2002; Ertan Efegil, Temel Konular Işığında Annan Belgesi’nin Analizi, Gündoğan Yayınları, Ankara, 2003, s. 20.
[7] Deliceırmak, a.g.e., 1993, s. 57.
[8] “S-300’ler Gelmez”, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Temmuz 1998, No: 39021, s. 11.
[9] İsmail, a.g.e., 1992, s. 231; Cerrahoğlu, a.g.e., s. 269; Leyla Emeç Tavşanoğlu, Türk-Yunan Akîller Tartışılıyor, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1998, s. 158.
[10] Efegil, a.g.e., 2002, s. 28; Efegil, a.g.e., 2003, s. 22.
[11] Halil Fikret Alasya, “Super Power Should Get Their Hands Off Cyprus”, Kıbrıs Mektubu, (1987) 2, s. 87; Halil Fikret Alasya, “Bağımsızlık Mücadelemiz Dış Türklere Örnek Oldu”, Bayrak Gazetesi, 6 Ekim 1990, No: 56621, s. 7; İsmail, a.g.e., 1992, s. 231; İsmail, a.g.e., 1998a, s. 10; Moran, a.g.e., s. 89.
[12] Zaim M. Necatigil, The Cyprus Question and The Turkish Position in International Law, Revised 2. Edition, Biddles Ltd Guildford and King’s Lynn, Oxford University Press, London, 1998, s. 305.
[13] Efegil, a.g.e., 2003, s. 41.
[14] Efegil, a.g.e., 2003, s. 57.
[15] Efegil, a.g.e., 2003, s. 59.
[16] Alkan, a.g.e., 2002, s. 18.
[17] Efegil, a.g.e., 2003, s. 59.
[18] Necatigil, a.g.e., s. 386.
[19] 31 Mart 1974 tarihli ve ‘Çok Gizli’ damgalı ‘İFESTOS – 74’ adındaki dosyalardan anlamak mümkündür. Bununla ilgili olarak bkz... Soyalp Tamçelik, Kıbrıs Meselesinin Çözüm Plânları (BM’nin 789 Kararına Göre), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2008b, s. 518.
[20] Denktaş, a.g.e., 1991, s. 10; “Kaynak”, Kıbrıs Gazetesi, 9 Şubat 1995, No: 654, s. 4; Yılmaz Altuğ, “Kıbrıs Konusunda Rauf Denktaş’ın Dedikleri”, Türkiye Gazetesi, 21 Haziran 1997, No: 65521, s. 17.
[21] Tahsin Özgüç, Türk Üniversitelerinin Kıbrıs Sorunu Hakkındaki Görüşü, Ankara, 1975, s. 6.
[22] “Klerides’in Konuşması”, Simerini Gazetesi, 31 Aralık 1992, No: 4233, s. 1; “Rum Basını Özetleri”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 31 Aralık 1992, s. 1; “Rum Liderlerinin Demeçleri Klerides – 2 (1978-1993)”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Klerides’in Demeçleri, Tarih: 1993.
[23] “NATO ve AGİT’in Devreye Sokulması”, Vima Gazetesi, 3 Ağustos 1994, No: 4214, s. 1; “Rum Basın Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 3 Ağustos 1994, s. 1; “Kıbrıs Rumlarını Savunmak Zorundayız”, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Mart 1996, No: 92210, s. 17; Cevat R. Gürsoy, “Kıbrıs Müşahedeleri”, Ankara Üniversite Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, XX (Temmuz-Aralık 1962) 3-4, s. 1; Laipson, a.g.e., 1990a, s. 6; Laipson, a.g.e., 1990b, s. 7-8; Tavşanoğlu, a.g.e., s. 122; Necatigil, a.g.e., s. 385.
[24] Zenon Stavrinides, The Cyprus Conflict – National Identity and Statehood, Nicosia, 1975, s. 84.
[25] Rauf Raif Denktaş, Rum-Yunan İkilisi: İstenmeyen Cumhuriyet’ten Nereye, Rauf Raif Eğitim Vakfı Yayınları, Lefkoşa, 1996c, s. 3.
[26] Sevin Toluner, Milletlerarası Hukuk Dersleri – Devletin Yetkisi, 3. Baskı, Filiz Kitapevi, İstanbul, 1984, s. 18; The Turkish Cypriots, Turkish Republic of Northern Cyprus Ministry of Foreign Affairs and Defense Public Relations Department, Nicosia, 1997, s. 4.
[27] Denktaş, a.g.e., 1996c, s. 8.
[28] William B. Quandt, Peacemaking and Politics, The Brookings’s Institutions, Washington D.C., 1986, s. 361-368.
[29] Michael Moran, Why, So Far, The Cyprus Problem Has Remained Unsolved, Nicosia, 1997, s. 6; İsmail, a.g.e., 1998b, s. 303.
[30] “Klerides Boucher’ı Yalanlıyor”, Mahi Gazetesi, 1 Haziran 1996, No: 8991, s. 9.
[31] Halil Kepoğlu, Kıbrıs Sorunu, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Bölümü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1995, s. 44.
[32] Halil Fikret Alasya, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”, C. I., 2. Baskı, Türk Dünyası El Kitabı, TKAE Yayınları, Ankara, 1992, s. 543; Kepoğlu, a.g.t., s. 45.
[33] Kostas Ayomamitis, “Bir Rum Gazetecinin İzlenimleri – Kıbrıs Soruna Gerçekçi Bir Bakış”, Diethnistiki Prosklis Dergisi, Çev. Sabahattin Egeli, (Mayıs 1990), s. 3-14; Alasya, a.g.m., 1992, s. 543.
[34] Ayomamitis, a.g.m., s. 3-14.
[35] Alasya, a.g.m., 1992, s. 543.
[36] Denktaş, a.g.e., 1991, s. 20.
[37] Stavrinides, a.g.e., s. 52.
[38] Osman Kılıçkıran, Kıbrıs Meselesinin Tarihçesi ve Çözümü ile İlgili Kısa Bir Deneme, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1990, s. 15.
[39] “Yorgo Vasiliu: İyi Bir Başlangıç”, Hürriyet Gazetesi, 10 Aralık 1992, No: 78551, s. 17; “Rumlar Kanton Bölgeler De İstiyor”, Kıbrıs Gazetesi, 16 Mart 2001, No: 302, s. 1; SİSAV, 1990:50; Necatigil, a.g.e., s. 386.
[40] Necatigil, a.g.e., s. 385.
[41] “Rum Radyosunun [RİK] Türkçe Programında GKRY Lideri Yorgo Vasiliu ile Yapılan Mülakat”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Rum Basın Bülteni, Tarih: 21 Şubat 1990; Deliceırmak, 1997:16; “Rum-Yunan İkilisinin Gerçek Niyetlerini Açığa Vuran Bir Belge”, Kuzey Kıbrıs Gazetesi, 5 Ekim 1987, No: 404, s. 7; Kıbrıs Sorunu ve Türkiye, Siyasî ve Sosyal Araştırmaları Vakfı – SİSAV, İstanbul, 1993, s. 14.
[42] Denktaş, a.g.e., 1996c, s. 16.
[43] SİSAV, a.g.e., 1990, s. 49; Faruk Sönmezoğlu, Tarafların Tutum ve Tezleri Açısından Kıbrıs Sorunu (1945-1986), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1991, s. 144.
[44] “Denktaş’tan Sürpriz Öneri”, Milliyet Gazetesi, 22 Ekim 1998, No: 65421, s. 12; Rauf Raif Denktaş, Kıbrıs Meselesinde Son Durum, Raif Denktaş Eğitim Vakfı Yayınları No: 2, Lefkoşa, 1996a, s. 42.
[45] Stavrinides, a.g.e, s. 68; Glafkos Clerides, Cyprus: My Deposition, Vol. IV, Alithia Publishing Co. Ltd., Nicosia, 1991, s. 53.
[46] İsmail, a.g.e., 1992, s. 231; İsmail, a.g.e., 1998a, s. 436.
[47] Osman Ancın, “Kıbrıs’taki Türk Askeri Bu Aşamada Çekilemez”, Tercüman Gazetesi, 14 Aralık 1992, No: 952114, s. 17.
[48] İsmail Bozkurt, “Yeni Dünya Düzeni ve Kıbrıs”, Ortam Gazetesi, 14 Ağustos 1992, No: 562, s. 14.
[49] Nasuh Uslu, Türk – Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs, 21. Yüzyıl Yayınları, Ankara, 2000, s. 177.
[50] Muzaffer Özdağ, Millî Bütünlük ve Güvenliğimiz, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1997, s. 5.
[51] Hadi Uluengin, “Bosna ve Kontak Anahtarı”, Hürriyet Gazetesi, 27 Mayıs 1995, No: 32901, s. 16.
[52] Uluengin, a.g.m., s. 16.
[53] İsmail, a.g.e., 1992, s. 12.
[54] “Rum Tarafından Barış Çağrısı”, Sabah Gazetesi, 22 Şubat 1997, No: 43971, s. 12.
[55] Erol Manisalı, “Türkiye’nin Önünde İki Yol Var”, Cumhuriyet Gazetesi, 24 Temmuz 1992, No: 75662, s. 18.
[56] “NATO Değişimin Hedefine Ulaşması”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, (Nisan 2000) 39, s. 79.
[57] “NATO Değişimin Hedefine Ulaşması”, a.g.m., s. 79.
[58] “NATO Değişimin Hedefine Ulaşması”, a.g.m., s. 79.
[59] “NATO Değişimin Hedefine Ulaşması”, a.g.m., s. 79.
[60] The United Nations and The Situation in The Former Yugoslavia, U.N. Department of Public Information Reference Paper, New York, 7 May 1993.
[61] Mensur Akgün, “BM Kurallarının İstisnaları”, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 25 Nisan 1995, No: 63254, s. 17; Gamze Güngörmüş Kona, “BM Bosna’da Sadece Show Yapıyor”, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 19 Temmuz 1995, No: 95223, s. 13.
[62] “NATO Değişimin Hedefine Ulaşması”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, (Nisan 2000) 39, s. 80.
[63] “NATO Değişimin Hedefine Ulaşması”, a.g.m., s. 83.
[64] Yugoslav Survey: A Record of Facts and Information, The Situation in The Former Yugoslavia and The United Nations - V, Vol. XXXIV, Belgrade, 1993, s. 121-123.
[65] Yugoslav Survey, a.g.m., s. 83.
[66] Gönlübol, a.g.e., s. 549.
[67] Gönlübol, a.g.e., s. 549.
[68] Gönlübol, a.g.e., s. 550.
[69] Kuramsal bilgi için bkz... Gönlübol, a.g.e., s. 550.
[70] Gönlübol, a.g.e., s. 550.
[71] Gönlübol, a.g.e., s. 550.
[72] Gönlübol, a.g.e., s. 550.
[73] Sami Kohen, “Bosna Konusunda Ne, Nasıl, Neden?”, Milliyet Gazetesi, 22 Temmuz 1995, No: 41125, s. 15.
[74] Gönlübol, a.g.e, s. 551.
[75] Kohen, a.g.m, s. 15.
[76] Gönlübol, a.g.e, s. 551.
[77] Gönlübol, a.g.e, s. 551.
[78] Gönlübol, a.g.e, s. 552.
[79] Süha Bölükbaşı, Barışçı Çözümsüzlük, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 303.
[80] Bölükbaşı, a.g.e., s. 303.
[81] Inis L. Jr. Claude, Power and International Relations, Random House, New York, 1962, s. 2.
[82] Gönlübol, a.g.e., s. 552.
[83] Gönlübol, a.g.e., s. 552.
[84] Cengiz Başak, “Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletlerin Polis Misyonu”, Proceedings of The Third International Congress for Cyprus Studies 13-17 November 2000, Vol. III, Eastern Mediterranean University Congress for Cyprus Studies Publications, Gazimağusa, 2000, s. 314.
[85] Başak, a.g.m., s. 314.
[86] Norman J. Padelford and George A. Lincoln. The Dynamics of International Politics, New York, 1962, s. 494.
[87] Paul Martin, “Peace Keeping and The United Nations - The Broader View”, International Affairs, XL (1964), 2, s. 195-197.
[88] R. Rienov, Contemporary International Politics, New York, 1961, s. 301.
[89] Fred Greene, Dynamics of International Relations, New York, 1964, s. 548-549.
[90] N. Bilge, Hukuk Başlangıcı Dersleri, 5. Baskı, Ankara, 1966, s. 52.
[91] G. Schwarzenberger, “Beyond Power Politics?”, The Year Book of World Affairs, (1965), s. 231-233.
[92] Hasan Köni, “Uluslararası Siyaset Kuruluşları ve Bunların İşleyiş Yöntemleri”, Türk Hakları, Der. Mustafa Kahramanyol, Ahmet Yevesi Üniversitesi Yardım Vakfı Yayınları, Ankara, 1995, s. 53.
[93] Alanat, a.g.e., s. 10.
[94] Güner Koruyucu, Yugoslavya ve Birleşmiş Milletler Kararları, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkileri Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1994, s. 52.
[95] Rusya ve Yugoslavya hariç.
[96] Koruyucu, a.g.t., s. 52.
[97] “Karar Almalıdır”, Yeni Haftalık Gazetesi, 2 Mayıs 1994, No: 112, s. 10; “Boşnaklar Ölümüne Direniyor”, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 18 Temmuz 1995, No: 4064, s. 17.
[98] Doğan Uluç, “Boşnak Katliamında Yunan ve Rus Parmağı”, Hürriyet Gazetesi, 1 Aralık 1995, No: 899651, s. 14.
[99] “Karar Almalıdır”, Yeni Haftalık Gazetesi, 2 Mayıs 1994, No: 112, s. 10.
[100] Kohen, a.g.m., s. 15.
[101] Jonathan Farley, “Turkey’s Foreign Policy”, The Round Table, (1995) 333, s. 83.
[102] Cengiz Çandar, “Budapeşte’nin Ardından”, Sabah Gazetesi, 8 Aralık 1994, No: 32106, s. 16; Farley, a.g.m., s. 83.
[103] Çandar, a.g.m., s. 16
[104] Çandar, a.g.m., s. 16.
[105] “Klerides: Türkiye ve Denktaş Federal Bakanlar Kurulunda Eşit Temsiliyet İstiyorlar”, Fileleftheros Gazetesi, 13 Kasım 1994, No: 3294, s. 1.
[106] Birlik ve Barış Partisi Genel Başkanı Aykut Edibali’nin 30 Eylül 1992 tarihli konuşmasından alınmıştır. Bunun için bkz... “Kayseri Milletvekili Aykut Edibali’nin 30 Eylül 1992 Tarihinde TBMM Genel Kurulu’nun 9. Birleşiminde Kıbrıs Konusunda Yaptığı Gündem Dışı Konuşmanın Tam Metni”, TBMM Konuşması, 30 Eylül 1992.
[107] “Vasiliu: Kendi Kendiyle Evlenmek İstemeyen Politika”, Güneş Gazetesi, 22 Temmuz 1990, No: 291, s. 10-11.
[108] Bu araştırma, Comar Kamuoyu Araştırma Şirketi tarafından 7 ve 9 Haziran 1992 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Belirlenen esaslara uygun olarak hazırlanan form, yüzyüze seçilen KKTC vatandaşları arasında yapılmıştır. Tesadüfî örnekleme yöntemi ile toplam 399 kişinin katıldığı anket, 53 yerleşim biriminde gerçekleştirilmiştir. Lefkoşa, Mağusa ve Girne ilçelerine bağlı yerleşim birimlerinde gerçekleştirilen anket, saptanan üç ayrı yaş grubuna uygulanmıştır. Araştırma sonuçlarının ülke genelini temsil edebilecek nitelikte olabilmesi için de görüşülen kişilerin toplam nüfustaki payı esas alınmıştır. Çeşitli kesimler, belirlenen yaş ve cinsiyet kotaları sayesinde temsil edilmişlerdir. Bunun için bkz... “Kıbrıs Türkü Ne İstiyor?”, Kıbrıs Gazetesi, 11 Temmuz 1992, No: 903, s. 3.
Bunun dışında Kıbrıs Türk halkının hassas olduğu konularla ilgili olarak 2002 yılında SOAR araştırma şirketinin yaptığı kamuoyu yoklamasında ise halkın %90.8’i Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisini istemekte ve bu konu hakkında taviz verilmemekte kararlı olduklarını göstermiştir. Bunun için bkz... Mete Tümerkan, “Kıbrıs’ın AB Üyeliği Sürecinde Türkiye Göz Ardı Edilemez”, Kıbrıs Mektubu, XV (Şubat – Mart 2002) 2, s. 14.
[109] “Kıbrıs Türkü Ne İstiyor?”, Kıbrıs Gazetesi, 11 Temmuz 1992, No: 903, s. 3; “Anketlerin Sonuçları”, Kıbrıs Gazetesi, 11 Temmuz 1992, No: 232, s. 21.
[110] “Demirel’in Demecine Tepki”, Fileleftheros Gazetesi, 30 Kasım 1992, No: 6039, s. 4; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 30 Kasım 1992, s. 4.
Müəllif hüquqları qorunur. Saytın materiallarına və bizim istinad etdiyimiz materillara qismən və tamamilə istinad edildiyində mənbə mütləq göstərilməlidir. |


