|
19 January 2012
Doç. Dr. Soyalp TAMÇELİK
Gazi Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Siyasî Tarih Anabilim Dalı.
Özet:
Bu araştırmada, BM’nin çözüm plânlarına göre Kıbrıs’ta kurulmak istenen garanti sisteminin özellikleri ele alınmıştır. Bundan hareketle araştırmanın temel amacı, Kıbrıs’ta garantilerle ilgili sistemin nasıl kurulacağını, hangi yetkilerle donatılacağını ve adaya çok uluslu gücün getirilmesi hâlinde neler olacağını göstermektir.
Aslında güvenlik olgusu, Kıbrıs’taki toplumların temel ihtiyaçlarından birisidir. Ancak Kıbrıs’ta 1963-1974 döneminde yaşananlar, uluslararası gücün zafiyetini ortaya koyması açısından yeterlidir. Dolayısıyla Kıbrıs’ta BM’nin, ABD’nin, AGİT’in, AB’nin veya herhangi bir uluslararası teşkilâtın garantör olması, birtakım ciddi sıkıntıları beraberinde getirecektir. Bu nedenle Türkiye’nin garantörlüğü, Kıbrıslı Türkler için elzemdir. Kıbrıslı Rumlar için ise bu durum kabul edilir bir husus değildir. Hâl böyle olunca taraflar, BM’nin çözüm plânları çerçevesinde Türkiye’nin etkin garantörlüğü üzerinde anlaşmış değillerdir. Ancak BM’nin önerdiği her plânda, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın bir şekliyle yürürlükte kalması, hatta belli bir miktar Türk/Yunan askerinin adada bulunması kabul edilmiştir. Ne var ki bu durum, söz konusu plânlara birtakım ilâveler yapılarak veya çok uluslu güçle irtibat kurularak sulandırılmak istenmiştir.
Özellikle Rumlar, yürürlükte olan garanti sisteminin, Kıbrıs için felakete neden olduğunu ve iki toplumun güvenlik kaygılarını hiçbir şekilde karşılamadığını belirtmektedirler. Bununla birlikte Rumlar, mevcut sisteme ilaveten AB’nin de garanti sistemine dahil edilmesini savunmaktadırlar. Böylece ilk defa olarak AB, Kıbrıs meselesinde adı geçen bir güç olmuştur. Aslında Rumların uluslararası garantileri savunmaktaki amacı, mevcut garantörlük sistemini etkisiz kılmak ve nihayetinde ortadan kaldırmaktır.
Bu durumda, Türk tarafının garantiler sisteminden beklediği amaç, Türk toplumuna karşı girişilecek herhangi bir saldırıda, başka bir devlete ya da kuruluşa veto hakkı tanımadan, bu saldırıyı doğrudan doğruya Türkiye’nin karşılayabileceği bir sistemin kurulmasıdır. Bundan dolayı Türk askerinin adada bulundurulması şarttır.
Bu gerçekten hareketle araştırma, üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde BM’nin hazırladığı Cuellar, Gali, Annan ve diğer çözüm plânlarına göre garantiler meselesi incelenmiştir. İkinci bölümde, tarafların bu konudaki tutum analizleri değerlendirilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise Kıbrıs’a getirilmek istenen çok uluslu gücün fonksiyonel özellikleri irdelenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Garantiler, Güvenlik, Cuellar Plânı, Gali Fikirler Dizisi, Annan Plânı.
Giriş:
Uluslararası güç dengesinin korunduğu ve Soğuk Savaş’ın sona erdiği bir ortamda ortaya çıkan birtakım güvenlik sorunları, Avrupa’da düzensizliğe ve askerî karmaşaya neden olmuştur. Ortaya çıkan bu kaotik durum, hangi koşullarda askerî güç kullanılacağına veya çatışmaların nasıl önleneceğine dair yeni kararların alınmasını zorunlu kılmıştır. Hâl böyle olunca Kıbrıs’ta güvenlik mülahazalarının ortaya çıkması şaşırtıcı bir durum değildir. Bu gerçekten hareketle Kıbrıs’ta politika üretenler, aşağıda ifade edilmeye çalışılan hususlara dikkat etmek zorundadırlar:
1. Kıbrıs’ta tarafların güvenlik konusundaki ihtiyaçları tespit edilmelidir.
2. Tarafların bu ihtiyaçlarının giderilmesi için yapılması gerekenler belirlenmelidir.
3. Kıbrıs’ta özellikle insanî yardım operasyonları için bile olsa harekete geçmenin riskli olduğu, ama en büyük riskin hiçbir şey yapmamak olduğunu bilerek, adadaki politik ve sosyal dinamikler harekete geçirilmelidir.
Aslında Kıbrıs’ta tespit edilmesi gereken husus, taraflarca desteklenecek prensiplerin açıkça belirlenmesidir. Çünkü günümüzde demokratik ülkelerin kendileri için savundukları liberal değerleri ve uluslararası hukuku, Kıbrıs’ta her daim savunduklarını söylemek pek mümkün değildir. Özellikle bugünkü dünyada süregelen 25 çatışma alanının[1] olduğu düşünülürse, demokratik devletlerin, her bir insanî trajediye aynı enerjiyi vermesi veya aynı kaynakları ayırması oldukça zordur.
Bu gerçekten hareketle Kıbrıs’ta hangi eylemlerin karşılık göreceği veya görmesi gerektiği konusunda iyice düşünülmelidir. Zira bu durum, sadece ahlâkî yönden önemli değildir. Aynı zamanda uluslararası barışın veya güvenliğin tehdit edildiği için de önem taşımaktadır.
Dolayısıyla bu konuyu tartışmaya açabilmek için Kıbrıs’ta müdahale gerektiren başlıca hususları şu şekilde sıralamak gerekecektir:
1. Kıbrıs’ta taraflardan herhangi biri, kuvvetli bir güç tarafından tehdit edilirse veya saldırıya uğrarsa;
2. Kıbrıs’taki herhangi bir hükümetin, karmaşa veya anarşist eylemler sonucunda yıkılırsa;
3. Kıbrıs’ta taraflardan herhangi birine ait hükümetin veya grubun, katliam düzeyinde insan hakları ihlâlleri yaparsa;
4. Kıbrıs’taki hükümetlerden herhangi birinin, uluslararası normları göz ardı ederek, terörizmi desteklemek veya toplu imha silahlarını artırması gibi davranışlarda bulunursa, adaya müdahale etme koşulları oluşmuş olacaktır.
Kıbrıs’ta önemli bir başka konu ise ilgili tarafın mümkün olduğunca erken müdahale edilme yetisine sahip olabilmesidir. Örneğin Kuveyt’te olduğu gibi, Irak’ın cebirle toprak aldıktan sonra harekete geçebilmek, müdahalecileri askerî karşılık ile ciddi bir stratejik savaş arasında hiç de hoş olmayan bir seçim ile karşı karşıya bırakabilecektir. Ancak uluslararası toplumun müdahalede geç kalması, hem maliyeti çok yükseltecek, hem de durumun eski hâline dönmesi zorlaşacaktır. Bosna-Hersek örneğinde olduğu gibi, saldırgan taraf, birtakım kazançlar elde ederek konumunu koruyabilecektir. Dolayısıyla böyle bir durumda, yapılacak herhangi bir politik düzenlemenin pek de uzun ömürlü olmayacağı ortadadır.
Aslında önemli olan husus, BM Güvenlik Konseyi üyeleri ile diğer kuruluşların, müdahale kriterlerini uygulamada istikrarlı olup olmayacaklarıdır. Şayet Konsey üyeleri istikrarlı olmayacaklarsa, haksızlıkla ve çifte standartla suçlanacaklar veya bazı gruplara ayrıcalıklı davrandıkları için töhmet altında kalacaklardır. Hâlbuki istikrar, her müdahalenin başlıca caydırıcı unsurudur.
Diğer bir özellik ise müdahalenin ‘sonuçlar’ üzerinden değil, ‘sebepler’[2] üzerinden yönetilmesidir. Bu yüzden Kıbrıs’ta başlıca iki unsurun değerlendirilmesi gerekecektir:
1. Kıbrıs’ta güç kullanımı için yeterli ve açık bir neden olup olmadığının tespit edilmesi,
2. Kıbrıs’ta harekâta katılmak için yeterli sayıda ülkenin bulunup bulunmadığının veya harekâtı destekleyen ülkelerin olup olmadığının belirlenmesidir.[3]
Dolayısıyla bütün bunlar, Kıbrıs meselesinin 37. yılında garantilerle ilgili sistemin değişip değişmemesi gerektiğini tartışmaya açan konulardır. Özellikle bu konuda, 1992’de Gali Fikirler Dizisi’yle ve 2002-2004 yılları arasında Annan Plânı ile yapılan baskılar, kayda değer olduğu söylenebilir. Her şeyden önce Rumlar, Kıbrıslı Türklerin fedakârlık yapamayacağını bilmelerine rağmen bu konudaki ısrarlarını devam ettirmektedirler.[4] Türkler ise konumlarını sabit tutarak, ısrarlarını sürdürmektedirler.
Bu araştırmada, uygulanan yöntem konusuna gelince, konu daha çok rasyonalist bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Ancak bu araştırmada, esas itibarıyla süreç analizine dair bir yöntem uygulanmıştır. Dolayısıyla geleneksel hadise naklinin yerine, daha çok analitik tarih ikame edilmeye çalışılmıştır. Bu yöntemle Kıbrıs’taki garantiler meselesi, tarafların tutumları ve fikir ayrılıkları daha iyi anlaşılacaktır.
1. Kıbrıs’ta Çözüm Plânlarına Göre Garantiler Meselesi:
Her şeyden önce Kıbrıs’ta kurulmak istenen yeni devletin amaçlarını ve hedeflerini sınırlandırmak oldukça zordur. Dolayısıyla bunlar arasında geçerli sayılabilecek ayırımlar yapmak, kolay değildir. Ancak bu konuda, temel prensip olarak şu söylenebilir:
Özellikle Kıbrıs’ta kurulmak istenen yeni devletin başlıca amacının, ‘varlığını sürdürmek’ olacağını belirtmek hiç de zor değildir. Ne var ki bu devletin ‘varlığını’ ne biçimde sürdüreceği, taraflar arasında belirsizliğini korumaktadır. Lakin dış politikada, bir devletin ‘varlığını’ sürdürülebilmesi ile ilgili en önemli değerin “vatanın veyahut toprağın savunulması”[5] olduğu, genel bir görüş olarak kabul edilmektedir.
Bundan hareketle Kıbrıs’ta kurulmak istenen yeni devletin önem vereceği veya korumaya çalışacağı başlıca değerler arasında güvenliği sağlamak, stratejik önemi olan yerleri muhafaza etmek ve din, dil, etnik bakımdan farklılık gösteren halkları kendi hudutları içinde tutmak gibi hususlar olacaktır.
Aslında bütün bunlar, Kıbrıs’ta kurulmak istenen yeni devletin iç ve dış güvenliği ile ilgili konular olarak ortaya çıkmaktadırlar. Zaten genel olarak Kıbrıs meselesi, tarafların ‘güvenlik algılamalarının’ çatıştığı bir mesele olarak ortaya çıktığı bilinmektedir. Özellikle bu mesele, gerek 1960 sisteminde, gerekse kurulmak istenen yeni devlet sisteminde, tarafların anlaşmakta zorlandıkları başlıca konular arasında yer almaktadır.
Bundan hareketle bu bölüm üç ana başlık altında incelenecektir. Birinci kısımdaki konu, Cuellar’ın ‘Yol Gösterici İlkeler’ bazında irdelenmiştir. İkinci kısımda Butros Gali’nin Fikirler Dizisi’nde belirtilen hususlar üzerinde tahlil yapılmıştır. Üçüncü kısımda ise en son plân olan ve Kofi Annan tarafından ortaya atılan öneri paketi incelenmiş ve bütün öneriler karşılıklı olarak mukayese edilerek tarafların tutumları belirlenmiştir.
1.1. Perez de Cuellar’ın ‘Yol Gösterici İlkeler’ Çerçevesinde Garantiler Meselesi:
Rumların 1985 yılında, Türklerin ise 1986’da kabul ettiği bir metinde, adada bulunan yabancı askerlerin çekilmesi için yeterli güvencenin oluşturulmasına ve bunun, belirli bir süreçte yapılmasına karar verilmiştir. Ancak Kyprianu tarafından onaylanan metinde ‘uluslararası anlaşmalar gereği’[6] cümlesi ifade edilirken, bununla garantör ülkelerin dışlanabileceği şeklinde yorumlanması dikkat çekicidir. Denktaş tarafından kabul edilen diğer metinde ise ‘garanti ve müttefiklik anlaşmaları gereği’[7] cümlesi yer alırken, Türkiye’nin tek taraflı müdahalesinin devamı şeklinde değerlendirilmesi önemli bir husustur.
Bunun üzerine BM Genel Sekreteri Cuellar, her iki tarafın kabul ettiği metinleri bir araya getirerek, yeni bir metin hazırlamaya çalışmıştır. Böylece Ön Çerçeve Antlaşması, 29 Mart 1986 tarihinde tarafların görüşüne sunulmuştur.[8] Ancak bu metinde, garanti sistemi 1960 Anayasası’na benzer bir şekilde özetlenmişse de genel olarak belirsiz bir durumun ifade edildiği görülmüştür.
Esasında BM’nin çözüm belgelerinde garantilerle bir konunun ele alınması şaşırtıcı değildir. Çünkü garantiler konusu, güvenlik sorununun ayrılmaz bir parçasıdır. Her şeyden önce Kıbrıs’ta federal bir devletin barış ve güvenlik içinde yaşayabilmesi veya kalıcı çözümün olabilmesi için Kıbrıslı Türklerin kendilerini emniyette hissetmesi şarttır. Özellikle Kıbrıslı Türkler, sadece Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisi altında kendilerini emniyette hissetmektedirler. Bu yüzden 1960 Antlaşmaları’na göre kurulan garantiler sisteminin değişmesini istememektedirler. Bir başka deyişle Kıbrıslı Rumların bu sistemi değiştirmeye ve etkisiz kılmağa yönelik çabaları, menfi ve kışkırtıcı olarak değerlendirmektedirler. Kaldı ki Türk tarafının bu konuyla ilgili olarak 22 Kasım 1988 tarihinde New York’ta sunduğu belge, bu gerçeği ifade etmesi açısından önemlidir.
Konuyla ilgili olarak Denktaş’ın 24 Ağustos ve 22 Kasım 1988 ile 9 Ocak ve 6 Nisan 1989 tarihli görüşmelerde ortaya koyduğu fikirler veya buna dayalı belgeler incelenecek olursa, ortaya şu gerçekler çıkmaktadır:
Her şeyden önce bu belgelere göre 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları yürürlükte kalacaktır. Ancak bu anlaşmalar, üzerinde mutabık kalınacak değişikliklerin yapılmasına veya yeniden yorumlanmasına açık kapı bırakılacaktır. Bununla ilgili olarak federal yapının kurulmasından sonra üç garantör devlet, adadaki her iki toplumun görüşünü almak kaydıyla, bütünün bir parçası olarak anlaşmaya varacak ve bununla ilgili olarak aralarında istişarelerde bulunacaktır.
Bunun üzerine Kıbrıs Rum yönetimi (GKRY), görüşlerini aksettiren bir belgeyi[9] 30 Ocak 1989 tarihinde sunmuştur. Keza GKRY arşivinden elde edilen bilgilere göre bu belgede yer alan hususlar şu şekilde özetlenebilir:
1. Kıbrıs Türk toplumunun toplumsal endişeleri, toplum haklarını ve kültürel kimliğini koruyabilme ve ‘muhtariyetini’ devam ettirebilme noktasında toplanmaktadır. Türk toplumunun güvenlik endişeleriyse, ya federal devletin yetkilileri ya da Kıbrıs Rum eyaletinin veya toplumunun tahakkümü altına girmesinden kaynaklanmaktadır. Bu korkuya, Kıbrıslı Türklerin kendi siyasal kudretinin erozyona uğraması da dahil edilmektedir.
2. Federal Cumhuriyete tanınacak garantiler, BM Anlaşması’na uygun ve ‘çok taraflı’ bir düzleme oturtulmalıdır. Ne var ki garantilerin hiçbiri, Kıbrıs’ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, egemenliğini ve anayasal düzenini korumaya yönelik olmamalıdır. Ayrıca garantörlük müessesesi, iki toplumun rızası müddetçe devamı etmelidir. Bu yüzden Kıbrıs Rum yönetimine göre en iyi garanti, BM Güvenlik Konseyi’nin vereceği garantidir. Bununla birlikte hiçbir garantöre, tek yanlı müdahale hakkı tanınmamalıdır.
3. Bunun için Türkiye’nin garantisi yerine, şimdilik uluslararası garantilerin tercih edildiği görülmüştür.
Aslında bu belgenin ‘Askersizleştirme ve Güvenlik’[10] başlıklı II. bölümü, reel politikten yoksun ve BM Genel Sekreteri’nin ilgili belgeleri ile çelişir durumdadır. Çünkü bu bölüm, Kıbrıs Türk halkının güvenlikle ilgili gereksinimlerini karşılamaktan çok uzaktır.[11]
Hâlbuki garantiler konusu, adadaki her iki halkın güvenlik gereksinmelerini tatmin edici bir şekilde karşılamak zorundadır. Bu yönüyle garantiler meselesi, propaganda malzemesi olmayıp, Kıbrıs Türk ve Rum halkı için hayatî bir mesele konumundadır. Dolayısıyla bu mesele, kapsamlı bir anlaşma çerçevesinde ve bölünmez bütünün bir parçası olarak ele alınmalıdır.
Ancak Rum tarafının sunduğu belgede, garantiler meselesiyle ilgili yaklaşımların, iki halkın güvenlik gereksinimlerini uzlaştırmaktan ziyade, geçici hükümet kurulmazdan önce Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adadan çekilmesini sağlamak ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğinde boşluk yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Özellikle Rum tarafının istediği gibi ‘garantisizleştirilen’ bir Kıbrıs, 1963’de olduğu üzere, ada Türklerini, Rum toplumunun siyasal üstünlüğüne, ekonomik gücüne ve silahlı unsurların insafına bırakacak ve bu durum, Türkler için güvenlik riskini azaltmak yerine arttıracaktır. Kaldı ki Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisi dışında, adada 80.000’in üzerindeki eğitilmiş Rum ihtiyat gücünün arzettiği ciddi tehlikeyi ortadan kaldıran herhangi bir formül de henüz geliştirilmiş değildir.
Bu yüzden Kıbrıs Türk tarafı, garantilerle ilgili sunduğu belgelerde, bu konuyla ilgili olarak yeterli ve gerçekçi bir şekilde ele aldığını iddia etmektedir. Aslında Türk tarafının ortaya koyduğu belgelerdeki esnek yaklaşım, sorunu dengeli ve yapıcı bir şekilde ele almaktan kaynaklanmaktadır.
Kıbrıslı Rumların sunduğu belgelerde ise iç güvenliğin BM denetimindeki uluslararası bir güçle sağlanabileceği yönündedir. Türk tarafının bu konusundaki yaklaşımı, 1964-1974 yılları arasındaki döneme bakılarak anlaşılabileceği yönündedir. Zira o dönemde, şimdikinden çok daha fazla sayıda Barış Gücü personeli vardır ve Kıbrıslı Rumlar, bu gücü ve BM kararlarını hiçe sayarak gerçekleştirdiği mütecaviz hareketlere karşı sadece tanıklık etmektedirler.
Bu konu, üçüncü tur görüşmelerin başladığı 10 Haziran 1989 tarihindeki oturumda da gündeme gelmiştir. Diplomatik kaynaklar, Rum tarafının BM Anlaşması’nın 52. maddesi[12] kapsamında, yani Güvenlik Konseyi’nin onayından geçmek şartıyla Türkiye’nin garantörlüğünü kabul ettiğini açıklamışlardır.[13] Ancak Vasiliu’ya “Türklere [karşı] saldırma niyetiniz yoksa, niye Türk garantisine karşı çıkıyorsunuz”[14] diye sorulduğunda, tatmin edici bir cevap verememiş ve bu konudaki tutumunu daha da sertleştirmiştir. Dolayısıyla Kıbrıslı Türkler, uluslararası garantilere güvenmemektedirler. Çünkü Kıbrıslı Türkler, güvenlik açısından millî garantiler istemekte ve Türkiye’nin garantisinden vazgeçmemektedirler.
Aslında Vasiliu, Kıbrıslı Türklerin güvenlik ihtiyacını oldukça iyi bilmektedir. Fakat Vasiliu, bunun aksine Kıbrıslı Rumların güvenlik ihtiyacının daha önemli olduğunu ileri sürmektedir.[15] Özellikle Vasiliu, ölen Kıbrıslı Rum sayısının ölen Kıbrıslı Türk sayısından fazla olduğunu ileri sürerek, Türk garantisinin, bu durumu engelleyemediğini ve geçmişin tekerrür etmemesi için “daha iyi ve daha yeni bir güvenlik sisteminin kurulması”[16] gerektiğini savunmuştur.
Görüldüğü gibi güvenlik konusu en az Kıbrıslı Türkler kadar Kıbrıslı Rumları da ilgilendirmektedir. Kıbrıslı Rumlara göre sadece Rumların daha fazla olduğu dikkate alınmamalı, aynı zamanda jeopolitik duyarlılık da nazarı dikkate alınmalıdır. Çünkü GKRY’nin iddiasına göre sınırlarının hemen yakında önemli miktarda Türk askerinin bulunması ciddi bir tehdittir. Bu nedenle Türkiye’nin gelecekte herhangi bir müdahale yapmasına ilişkin gerekçeler, şimdiden ortadan kaldırılmalıdır. Bu gerekçelerin başında, tek taraflı garantilerin feshedilmesi gelmektedir.[17] Aksi takdirde Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri korumak gerekçesiyle, ‘işgalin’ Kıbrıs’ın bütün sathına yayılması engellenemeyecektir.[18] Aynı durum, müdahale hakkı için de geçerlidir. Dolayısıyla Garanti ile İttifak Antlaşmalarını Güvenlik Konseyi’ne sunarak, bu hakkın, uluslararası alanda yasallaştırması gerekecektir.
Hâl böyle olunca GKRY, Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkını, gerekçeler sistemine tercih etmektedir. Bir başka deyişle, adada Enosis olgusu yasak olmayacak, ama Kıbrıslı Rumların Enosis’e giden yolda yaptıkları sebep sayılıp, müdahale hakkı olmayacaktır.[19] Aslında Türklere göre, garantör devletin tek taraflı veya tek başına müdahalesine karşı çıkmak, tıpkı bir kişinin bir başka kişiyi öldürmesi hâlinde, o kişiyi ancak iki veya daha fazla polisin bir araya gelip tutuklanmasına benzetilebilir. Peki, hukukta katili, sadece tek bir kolluk kuvvetinin/polisin kovalaması veya tutuklaması yasak mevhumuna girmekte midir?
Bu faraziyeden hareketle BM Genel Sekreteri’nin hazırladığı 1989 tarihli belgede, bu durum farklı bir şekilde dile getirilmiştir. Genel Sekreter’in hazırladığı belgede, garantiler konusunda birtakım yeni gelişmeler olmuştur. Bunlar sırasıyla şu şekilde ifade edilebilirler:
1. 1960 tarihli Garanti ve İttifak Antlaşmaları, günün koşullarına göre yeniden şekillendirilecektir.
2. Garanti Antlaşması, ülkenin tamamen veya kısmen bir başka devletle birleşmesine veya bölünmesine izin vermeyecektir. Ayrıca Federal Anayasa’da, iki toplumun üzerinde mutabık kalmadığı herhangi bir değişikliğin yapılması hâlinde, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin birliğini ve bağımsızlığını teminat altına almak şart olacaktır.
3. Garanti Antlaşması’nın uygulaması, BM Anlaşması’nın amaç ve ilkeleri ile uyumlu olacak ve Federal Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlarının insan haklarına hâlel getirmeyecektir.
4. Garanti ve İttifak Antlaşmalarına taraf olan ülkeler, kapsamlı anlaşmanın hazırlanması sırasında, Kıbrıs Türk ve Rum toplumunun temsilcileri ile Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık temsilcilerinin katılacakları bir toplantıyı kendi başkanlığında tertiplemesini, BM Genel Sekreteri’nden isteyeceklerdir. Ayrıca taraflar, kapsamlı anlaşmanın bir parçası olarak, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nde makul ve eşit güçte Türk/Yunan kontenjanlarının bulunmasını kabul edileceklerdir. Bunun için de Garanti ve İttifak Antlaşmalarını, günün koşullarına uygun bir şekilde değiştireceklerdir. Ancak taraflar, Garanti Antlaşması’nı yeni şartlara uydururken, BM Anlaşması’nın 52. maddesini[20] göz önünde bulunduracaklardır.
Bunun yanı sıra anlaşmalara taraf olan ülkeler, Kıbrıs’taki Türk ve Yunan kontenjanlarının varlığı dahil, anlaşmaların tamamının gözden geçirilmesi ve bununla ilgili olarak Genel Sekreter’den periyodik toplantılar yapılmasını talep edeceklerdir. Bu toplantılarda, Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’ni, özellikle Cumhurbaşkanı ve Yardımcısı temsil edecektir.
Fakat bu önerilerin hiçbiri, Kıbrıslı Türk ve Rum toplumları tarafından kabul edilmemiştir. Bunun üzerine KKTC yönetimi, BM Genel Sekreteri’nin 11 Ekim 1989 tarihindeki öneri paketine karşı kendi önerilerini hazırlamış ve 22 Kasım 1989[21] tarihinde sunmuştur. Ne var ki Denktaş, bu önerilerin Kıbrıs meselesinin hâlli için oldukça önemli olduğunu belirtse de GKRY bu önerileri kabul etmemiştir.
Bu öneriler, güvenlik ve savunma konularıyla, dolayısıyla da Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla alakalıdırlar. Zira Kıbrıs’ta ilgili kuvvetlerin gücüne dayalı bu denge, bir yandan Kuzey Kıbrıs’taki Kıbrıslı olmayan ve Kıbrıslı Türk kuvvetlerle, öte yandan da Güney Kıbrıs’taki Kıbrıslı olmayan ve Kıbrıslı Rum kuvvetler arasında oluşturulacağı düşünülmüştür. Ancak İttifak Antlaşması’nda öngörülen Türk ve Yunan alayları, Kıbrıs’ta üslenmeye devam edecek olmakla birlikte, Kıbrıslı olmayan kuvvetler ise mutabık kalınacak bir programa göre belli bir düzeye indirileceklerdir.[22]
26 Şubat 1990 tarihinde ise Genel Sekreter Cuellar, 9 sayfalık bir açış konuşması yaparak, 1960 Garanti Antlaşması’nın aynen devam edeceğini, ancak BM Anlaşması’ndaki ilkelere göre yeniden düzenleneceğini açıklamıştır. Aynı zamanda güvenlik açısından “Türk ve Yunan birliklerinin adada eşit sayıda bulunması”[23] gerektiğini de vurgulamıştır.
Aslında Kıbrıs’ın, egemen bir ülke olarak yaşayabilmesi için bu tür garantilere ihtiyacı vardır. Ne var ki Kıbrıs’ta, federal bir çatıyı kuracakların, böyle bir garantiye ihtiyaç duyup duymadıklarına karar vermesi gerekecektir. Hatta taraflardan, Kıbrıs’ta bunu istemeleri veya yeni kurulacak devletin egemenlik yetkisiyle ters düşmediğini belirtmeleri istenecektir. Esasında bu durum, Kıbrıs’ın mutlak egemenliği korumak için zaruri bir hâl gibi görülmektedir. Aksi takdirde Kıbrıs’ta yeni kurulacak devletin bağımsızlığı ve egemenliği yok edilebilecektir. Özellikle bu durum, 1960 öncesinde de aynıdır. Kaldı ki Kıbrıslı Türkler, ayrılıkçı Rumların bağımsızlığı Enosis için kullanacağından endişelidirler. Rumlar da Türkiye’nin adayı taksim edeceğinden çekinmektedirler. Bu yönüyle garantör olan anavatanlar, adadaki her iki toplumu bu ihtimale karşı korumaktadırlar. Ancak bu tür bir garantinin, Kıbrıs’taki siyasal egemenliği büyük ölçüde kısıtladığı da iddia edilmektedir. Bu görüş, hukuken doğru olsa da bunun bir ihtiyaçtan kaynaklandığı unutulmamalıdır. Zaten 1963’te başlayan ve bugüne kadar süregelen olaylar, Garanti Antlaşması’nın önemini ve gerekliliğini vurgulayan gerçeklerdir.
Bundan dolayıdır ki her iki tarafın psikolojik yaraları, korkuları ve endişeleri vardır. Örneğin Kıbrıslı Türklerin bu konuda bir moratoryum önermesi bundandır. Zira toprak, sınır, hak iddiası gibi nedenlerle başlayacak çekişmelerin, süratle toplumlararası kavgaya ve iç çatışmaya dönüşebileceği düşünülmektedir. Bu gibi olaylardan istifade ederek, Kıbrıs’ta yeni kurulan düzeni bozmak isteyecek fanatik gruplar ve ‘inanmışların’[24] da olabileceği unutulmamalıdır. İşte bunu önlemek için güvenliği garanti edebilecek bir sisteme ihtiyaç vardır.
Rumlara göre ise garantilerin, Kıbrıs’ta güvenliği tehdit edici en önemli unsur olduğu görüşündedirler. Bu yüzden bu tehdidi ortadan kaldırmak istemektedirler. Zaten bu durumu, yeni kurulacak devletin egemenliğini zedeleyeceği için gerekli görmemektedirler. Dolayısıyla Rumlar, 1960 rejiminde olduğu gibi egemenliği kısıtlı bir devlet kurmak istememektedirler.
1.2. Gali Plânı’na Göre Garantiler Meselesi:
Gali Fikirler Dizisi’nde yer alan ‘Güvenlik ve Garantiler’ bölümü, tarafların uzlaşması için hazırlanan 15 maddeden[25] oluşmaktadır. Buna göre garantiler konusunda ifade edilen görüşler aşağıdaki belirtilmiştir.
Federal cumhuriyet ile Kıbrıs Rum ve Türk federe devletlerinin güvenliği, garanti altına alınacaktır (md. 52). Bu bağlamda Federal cumhuriyetin askersizleştirilmesi temel hedef olacaktır (md. 53). Bu hedefe istinaden, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları yürürlükte kalacak ve bu anlaşmalara, imzalanacak bir belgeyle eklemeler yapılacaktır (md. 54).
Ayrıca Garanti Anlaşması, federal cumhuriyetin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü sağlayacak, herhangi bir ülkeyle ‘kısmen’ veya ‘tamamen’ ‘bölünme’ veya ‘ayrılmayı’, bununla birlikte ‘kısmen’ veya ‘tamamen’ ‘birleşmeyi’ kabul etmeyecek, Kıbrıs Rum ve Türk federe devletlerinin güvenliğini sağlayacak ve toplumlardan birinin federal cumhuriyetin anayasal düzenini tek taraflı olarak değiştirmesine karşı koruyacaktır (md. 55).
Adada Rum/Yunan ve Türk/Kıbrıs Türk askerinin sayısal eşitliği temel hedef olacaktır. Ancak bu, Bütünlüklü Çerçeve Anlaşması’nın her iki toplum tarafından ayrı ayrı referandumlarla onaylanmasından sonra ve belli bir zaman dilimi içinde sağlanacaktır (md. 56).
Özellikle Kıbrıs Türk ve Rum kuvvetlerinin kabul edilecek bir seviyeye indirilmesine ve İttifak Antlaşması’nda olduğu gibi ‘Kıbrıslı olmayan tüm güçlerin çekilmesine’ yönelik bir takvim de hazırlanacaktır. Ancak bu takvim, federal cumhuriyetin kurulmasından önce yapılacak ve bu durum, aşamaları ekte belirtilecek eylem plânına göre yürütülecektir (md. 57).
İttifak Anlaşması’yla birlikte Kıbrıslı Rumların ve Türklerin eşit oranda askerî taburu olacak ve her birinde belirlenecek sayıda eşit personeli/ekipmanı bulunacaktır. Buna göre Kıbrıs Rum askerî taburu, Kıbrıs Rum toplumunun idaresindeki federe devlette konuşlandırılacak ve Kıbrıs Türk toplumunun yönetimindeki federe devlete hiçbir şekilde müdahale edemeyecektir. Buna ek olarak Kıbrıs Türk taburu, Kıbrıs Türk toplumunun idaresindeki federe devlette konuşlandırılacak ve o da Kıbrıs Rum toplumunun yönetimindeki federe devlete hiçbir şekilde müdahale edemeyecektir (md. 58).
Bunun yanı sıra Federal cumhuriyet, Başkan ve Yardımcısının ortak yetki ve sorumluluğunda bulunacak, eşit sayıda Kıbrıs Rum ile Türk taburlarından ve askerlerinden oluşacaktır. Ayrıca bu birlikler, gerekli ekipman kapasitesini aşmamak kaydı ile federal güce sahip olacağı da kararlaştırılmıştır (md. 59). Ancak yedek güçler veya sivil gruplar, askerî veya yarı askerî eğitime tâbi tutulamayacaklardır (md. 60). Kıbrıs Rum ve Türk birlikleri, kamuoyu desteğini sağlamak için iki toplum arasındaki karşılıklı saygı, dostluk ve yakın ilişkileri geliştirecek ve federal cumhuriyetin her yerinde yapacakları müşterek sosyal hizmet faaliyetleriyle refah düzeyini artıracaklardır (md. 61).
Ne var ki federal hükümet tarafından, yasalara uygun şekilde onaylanan askerî ekipman dışındaki her türlü silahın ithali veya transit geçişi yasaklanacaktır (md. 62).
Özellikle her iki toplumun Bütünlüklü Çerçeve Anlaşması’nı onayladıktan hemen sonra üç garantör devlet, Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarıyla, aynı zamanda adada bulunan BM Barış Gücü temsilcilerinden (UNFICYP) oluşan geçici bir ‘Gözetleme Komitesi’ oluşturacak ve bu komite, aşağıda ifade edilen konularda sorumlu olacaktır (md. 63):
1. Bütünlüklü Çerçeve Anlaşması’nın her iki toplum tarafından ayrı ayrı referandumlarla onaylanmasından hemen sonra bir yanda Yunan ve Kıbrıs Rum taburu ile ekipmanı, diğer yandan Türk ve Kıbrıs Türk taburu ile ekipmanının daha önceden belirlenen belli bir takvim içinde kabul edilen sayısal eşitliğe ulaşmasını denetleyecektir.
2. Federal cumhuriyetin kurulmasından önce belli bir zaman çizelgesi içinde Kıbrıs Rum ve Türk taburlarının kabul edilen düzeye indirilmesi ve İttifak Antlaşması’nda belirtilmeyen Kıbrıslı olmayan güçlerin tamamının çekilmesini kontrol edecektir.
Bu sisteme göre Garanti Antlaşması, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı’nın (AGİT) prensiplerine ve Federal Cumhuriyetin taahhüdüne uygun olarak garantör güçlerin temsilcileri ile Federal Başkan ve Yardımcısı’ndan oluşan bir ‘Araştırma ve Denetleme Komitesi’ oluşturulacaktır. Özellikle ‘Araştırma ve Denetleme Komitesi’, görevini yürütebilmesi için BM’nin de personel yardımında bulunması kararlaştırılmıştır (md. 64).
Aslında Federal Başkan ya da Yardımcısının görüşlerini değerlendirmek, garantör devletlerin, Federal Cumhuriyetin veya her iki toplumun güvenliğini tehdit edecek konularla ilgili fikirleri incelemek veya gerekli gördüğü diğer konuları araştırmak, bu Komite’nin temel sorumluluk alanlarından biri olduğu bilinmektedir. Ayrıca Komite, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nda belirtilen düzenlemelerin ihlâl edilmesinden sonra ortaya çıkacak herhangi bir durumun düzeltilmesi için de tavsiyelerde bulunabilecektir. Ancak taraflar, özellikle bu tavsiyeleri, mümkün olduğu kadar hızlı ve iyi niyetli bir şekilde hayata geçirmekle yükümlü olacakları ortadadır (md. 65).
Kaldı ki BM Güvenlik Konseyi, bu Komite’yi desteklemekle birlikte, UNFICYP yetkililerinden de bazı hususları gözden geçirmesini isteyebilecektir (md. 66). Buna ilâveten Garanti ve İttifak Antlaşmaları’na ek olarak üç garantör devletin ve iki toplumun temsilcilerinden oluşacak ayrı bir Komite de oluşturulacaktır. Özellikle BM, her bir komitenin üstlendiği görevleri gerçekleştirebilmesi için yardımcı olması da kararlaştırılmıştır (md. 94).[26]
Aslında Gali Fikirler Dizisi, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti ile iki federe devletin güvenliğinin garanti edileceğini ve adanın askerden arındırılmasının bir amaç olduğunu bildirirken, bir yandan da güvenlik ve garantiler konusunda çelişkili, hatta tutarsız görüşler ileri sürmektedir. Nitekim bir yandan 1960 Garanti Antlaşması’nın yürürlükte kalacağını belirtirken, öte yandan ek belgelerle, bu durumun değiştirilebileceğini ifade etmektedir. Üstelik İttifak Antlaşması kapsamı dışındaki tüm yabancı güçlerin, Federal Cumhuriyetin kurulmasından ve iki toplumu yaklaştırıcı aksiyon programlarının uygulanmasından önce adadan ayrılması istenmektedir. Bu durumda, birtakım ciddi sıkıntıların doğabileceği düşünülmektedir. Hele 1960 sistemine göre Garanti Antlaşması’na ilâve edilecek yeni belgenin, bu anlaşmayı tepeden tırnağa değiştireceği ortadayken, buna benzer bir önerinin hayata geçmesi oldukça zordur.
Özellikle yeni sisteme göre Garanti Antlaşması, Federal Cumhuriyetin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını garanti etmekte, ancak federe devletlerin toprak bütünlüğü hakkında hiçbir güvence vermemektedir. Bir başka deyişle iki federe devlet arasında bir çatışma çıkması hâlinde, federe devletlerden biri, ötekinin toprağının bir bölümünü işgal etmesi halinde, ne olacağı belli değildir. Dolayısıyla öngörülen yeni Garanti Antlaşması’nın, iki federe devletin güvenliğini teminat altına alması, her federe devletin toprak bütünlüğünü garantilediği anlamına gelmemektedir. Bu nedenle böyle bir olasılık karşısında, üstelik AGİT sürecine bağlanan bir garanti sistemi, Kıbrıs Türk federe devleti ve halkının güvenliğini ve toprak bütünlüğünü nasıl sağlayacağı belli değildir.
Ayrıca federe devletlerden herhangi birinin topraklarına yönelik bir iç saldırı durumunda, bu çatışmanın nasıl önleneceği, saldırgan tarafın ele geçirdiği yerlerden nasıl çıkarılacağı veya saldırının nasıl durdurulacağı üzerinde hiçbir bilgi yoktur. Özellikle geçici dönem sonunda bu Komite’nin görev süresinin sona ereceği veya ermesi gerektiği üzerinde de hiçbir fikir belirtilmemiştir. Dolayısıyla bunun kesin bir şekilde belirtilmesinde yarar vardır.
Bundan da anlaşılmaktadır ki Fikirler Dizisi’ne göre 1960 Garanti Antlaşması, AGİT ilkeleri çerçevesinde değiştirilmek istenmiştir. Buna göre Teftiş ve Teyit Komitesi diye yeni bir komite oluşturulması kararlaştırılmıştır.[27] Bu Teftiş ve Teyit Komitesi’nin üyeleri, üç garantör devletle, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısından oluşturulacaktır. Böylece Türk tarafı, bu Komite’de üçe karşı iki oyla temsil edilmiş olacaktır. Özellikle ihtilaflı durumlarda İngiliz temsilcisi, Yunan ve Federal Cumhurbaşkanının (Rum) temsilcisiyle birlikte hareket etmesi hâlinde, Türkiye ve Kıbrıs Türk temsilcisi karşısında üçte ikilik bir çoğunlukla[28] karar alabilecektir.
Ayrıca bu Komite, ya garantör devletlerden birinin, ya Cumhurbaşkanının ya da Yardımcısının, toplumlardan birine veya Federal Cumhuriyete karşı tehdit oluşturan bir gelişme olduğunu belirtmesi halinde, bu durumu incelemekle sorumlu olacaktır. Bu Komite, özellikle incelemeyi mahallinde yapabilecek ya da gerekli gördüğü inceleme ve soruşturma yöntemlerini uygulayabilecektir. Adı geçen Komite, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’na aykırı bir durum saptadığı takdirde, bunun düzeltilmesini isteyecek veya gerekli tavsiyelerde bulunabilecektir. Kaldı ki ilgili taraflar, bu tavsiyeye, iyi niyetle ve tam olarak uygulamak zorunda olacaklardır.
Peki, Garanti ve İttifak Antlaşmalarına aykırı harekette bulunan taraf, inceleme komitesinin tavsiyesine uymazsa ne olacaktır? Yoksa garantör devlet için 1960 sistemine göre tek taraflı müdahale hakkı kullanılabilecek midir? Kendisini güçlü hisseden ve anlaşmaları ihlâl eden taraf, Yugoslavya örneğinde görüldüğü gibi, AGİT ve diğer uluslararası kurumların sadece kâğıt üzerinde kalan ilkelerini tanımaz, tavsiyelerini dinlemez, uyarılara kulak asmaz veya ihlâllerine devam ederse, üstelik karşı toplumun can ve mal güvenliğini tehdit eden bir durum ortaya çıkarsa, bunu kim ve nasıl önleyecektir?
İncelendiği ölçüde Gali Fikirler Dizisi’nde bu soruların kesin ve somut yanıtları bulunmamaktadır. İşte bunun içindir ki, Kıbrıs Türk tarafı, 1960 Garanti Antlaşması’nın AGİT sürecine bağlanmasını[29] istememekte ve bu yöndeki isteklere, şiddetle karşı çıkmaktadır. Ancak Kıbrıs’ta, illâ ki böyle bir Teftiş ve Teyit Komitesi kurulacaksa ve AGİT’le ilişkilendirilecekse, bunun Garanti Antlaşması’nın hükümlerini ve kapsamını zayıflatmayacak bir şekilde oluşturulması gerekecektir. Bu durumda, 1960 Garanti Antlaşması’nın niteliği ve işlevselliği korunmuş olacaktır.
Bunun dışında Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan çekilmesi işlemi ise Fikirler Dizisi’ndeki gibi Federal Cumhuriyetin kurulmasından önce değil, ancak Federal Cumhuriyetin kurulmasından sonra gerçekleşmesi sağlanmalıdır.
Görüldüğü gibi garantilerle ilgili olarak taraflar arasında çok ciddi görüş ayrılıkları vardır. Özellikle bu konuda, Türkiye ve KKTC, BM Genel Sekreteri’nden ayrı düşünmektedirler. Ancak Türk tarafı, bu önerlerin ilk üç maddesini şartsız olarak kabul edilebileceğini açıklamıştır. Kaldı ki anlaşmaların günün koşullarına göre şekillendirmesi, bu adaptasyonun muhakkak ki Türk ve KKTC tezleri aleyhinde sonuçlanacağı manasına gelmektedir. Ne var ki Fikirler Dizisi’nde, ‘günün koşulları’[30] deyiminin ne manaya geldiği belirtilmemiştir. Dolayısıyla ilkin bunun tarifinin yapılması gerekmektedir. Bu tarife, pekâlâ Türk tezlerine yakın bir anlam verdirilmesi de mümkündür. Bunun dışında Fikirler Dizisi’ndeki diğer maddelerin, Türk tarafınca herhangi bir zararı görülmemiştir. Zira Kıbrıslı Türklerin Garanti Antlaşması’nda olmasını istediği hususlar yer almaktadır.
Geriye, önerinin 64. maddesi kalmaktadır. Burada Garanti Antlaşması ile BM Anlaşması arasında, dolayısıyla Güvenlik Konseyi ile 52. maddesi arasında bir bağlantı kurulmuştur. BM’nin, 1963-1974 döneminde, özellikle de acil durumlarda hareket etmekteki zaafı ve güçlüğü dikkate alındığında, bu bağlantının pek de doğru olmadığı görülmüştür. Ayrıca garanti sisteminde ne kadar çok baş olursa, bu sistemin o kadar güç çalışacağı örneklerle sabittir. Dolayısıyla Kıbrıslı Türklerin, bugünkü duruma gelebilmesi, bu sistemin başarıyla çalışmasından kaynaklandığını söylemek mümkün değildir. Aslında bunun tek nedeni, Türkiye’nin tek yanlı müdahale hakkının olmasından kaynaklanmaktadır.[31] Hâl böyle olunca Kıbrıslı Türkler için BM’nin, ABD’nin, AGİT’in veya herhangi uluslararası kuruluşun garantisi etkili olmayacaktır. Bu durumda Türkiye’nin garantisi asıldır. Dolayısıyla Kıbrıs konusunda bir çözüme ulaşılacaksa, Kıbrıslı Türklerle Rumların bu konuda uzlaşılması şarttır.
Aslından burada sorulması gereken esas soru şudur. Kıbrıs’taki Türklerin can ve mal güvenliği nasıl sağlanacaktır? Yarın veya öbür gün, Kıbrıs’ta Türkiye’nin sağladığı askerî güvence ortadan kalktığında, Atina’nın körüklemesiyle patlak verecek bir çatışmaya kim, nasıl yetişecektir? Ankara ikinci kez adaya askerî çıkarma mı yapacaktır?[32]
Bu konuyla ilgili olarak Kafkasya veya Bosna-Hersek örnekleri ortadadır. Hâl bu durumdayken Garanti ve İttifak Antlaşmalarını günümüz koşullarına göre ‘güncelleştirmek’,[33] Gali Fikirler Dizisi açısından ciddi bir tartışma konusudur.
Özellikle bu plâna göre Türkiye’nin garantörlüğü AGİT’e bağlanacak ve tek yanlı müdahale hakkı ortadan kaldırılacaktır.[34] Böylece Fikirler Dizisi’ne göre tek yanlı müdahale hakkı sulandırılmış olacaktır. Buna karşın Türk tarafı, Türkiye’nin etkin garantörlüğünün AGİT veya BM gibi uluslararası teşkilâtlara bağlanmasına karşıdır.[35] Ancak 21 Kasım 1992’de yayınlanan BM raporunda, Türkiye’nin etkin garantörlüğünün AGİT’e bağlanmasına ve tek yanlı müdahale hakkının fiilen yok sayılmasına karar vermiştir. Hâlbuki Kıbrıs’ta kurulamak istenen yeni düzen, Rum tarafının arzu ettiği gibi “genişletilmiş”[36] garantörlük sistemine bağlı olmamalıdır. Dolayısıyla bu düzenin, AGİT’e bırakılması söz konusu değildir.[37] Hele hele Denktaş ve ona muhalif olanlarla da dahil, “varılacak anlaşmanın Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisinin olmasına”[38] büyük önem verdiği bilinirken, AGİT’in garantörlüğüne topyekûn muhalefet edecekleri ortadadır.
Aslında 1990’dan sonra AGİT, çatışmaların önlenmesini ve doğabilecek krizlerin yönetimini başlıca görevleri arasına dahil etmişse de henüz bu konuda güvenilir bir teşkilât olmaktan uzaktır.[39] Bilindiği gibi AGİT, BM Anlaşması’nın VIII. bölümüne göre bölgesel bir düzenleme olarak ilân edilmiştir.[40] Hâl böyle olunca barışı koruyabilmek için AGİT’in, gerekli faaliyetlerde bulunmasına izin verilmiştir. Bu amaçla NATO ve BAB kaynaklarından da yararlanabilmesi uygun görülmüştür. Bu yüzden Kıdemli Memurlar Komitesi’ne ve Başkanlığa bağlı kurumlar güçlendirilmiştir. Belirli bir sorun ortaya çıktığı zaman ise sırf o sorunla ilgilenmek üzere sınırlı sayıda ülkeden oluşan geçici bir komitenin kurulması gündeme gelmiştir.[41] Gerçi AGİT, kurumsallaşma sürecinde birtakım avantajlar elde etse de, henüz NATO benzeri bir kollektif güvenlik sistemine dönüşmüş değildir. Bu durumda ikna ve inandırıcılık prensibine[42] dayanan AGİT’in, herhangi bir zorlama gücü bulunmadığı ortadadır.
Bundan hareketle Türkler, 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın yürürlükte kalmasını istemekte, ancak sınırlandırılmasına karşı çıkmaktadırlar. Aslında Türk tarafı, sırf AGİT’e yapılan atfa binaen Gali Fikirler Dizisi’ne karşı çıktığı bilinmektedir.
Görüldüğü gibi Fikirler Dizisi’nde Türkiye’nin etkin garantisi üzerinde henüz bir anlaşma sağlanmış değildir. Kaldı ki Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın yürürlükte olması ve bir miktar Türk/Yunan kuvvetlerinin adada kalması söz konusuyken, anlaşmalara birtakım ilâveler yapılarak, özellikle de AGİT’le irtibat kurularak sulandırılmak istenmesi dikkat çekicidir. Ne var ki bu durum, Türk tezine göre kabul edilir bir husus değildir. Türk tezine göre siyasî çözüm, federasyon şeklinde gerçekleşecekse, bu çözümün Türkiye’nin etkin garantisinde olması temel şarttır. Aslında Türkiye’nin etkin garantörlüğünden murat edilen şey, Türk toplumuna karşı girişilebilecek herhangi bir saldırıda, bu hareketi önlemek veya bunun için adada kuvvet bulundurmaktır.
Gerçek şu ki bu tez, adı geçen anlaşmaların hâlen daha ‘yürürlükte olmasına’ veya ‘geçerliliğini korumasına’ dayanmaktadır.[43] Dolayısıyla bu hukukî dayanak, garantiler meselesinde herhangi bir değişiklik yapılmasını engellemektedir.[44] Kaldı ki bu anlaşmalar, uluslararası nitelikli anlaşmalar olduğu için çok taraflı anlaşmalardır. Bunlarda yapılacak değişiklikler, ilgili tarafların onayından geçmesini zorunlu kılmaktadır.
İşin ilginç yanı Fikirler Dizisi’nde bu durum, farklı bir şekilde değerlendirilmiştir. Özellikle bu pakette, Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve bütünlüğü için yeterli uluslararası garantiler sağlanması, Türkiye’nin garantörlüğünün olmaması veya en azından sulandırılması, tek yanlı müdahale hakkının lağvedilmesi, adada asker bulunmaması, müdahalenin gerekip gerekmediğine Güvenlik Konseyi’nin, AGİT’in veya NATO’nun karar vermesi veya ortak müdahalenin olması[45] plânlanmıştır. Hâlbuki Türk tarafı, Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisinin olmadığı bir çözümü kabul etmeyeceğini açıkça beyan etmiştir. Zaten Türkler, Fikirler Dizisi’nde yer aldığı şekliyle, Türkiye’nin garantörlüğünün etkin ve yeterli olmayacağını düşünmektedirler.[46] Bu yüzden yürürlükteki garantilerin, sulandırılmadan aynen devamını istemektedirler.
Öte yandan Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin görüşü, mevcut garantilerin genişletilmesi gerektiğine dayanmaktadır.[47] Bir başka deyişle Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi, kendilerinin de katılacağı, yeni bir garanti sisteminden yanadırlar. Bu yüzden Türklerin talep ettiği tek yanlı müdahale hakkını, “tehlikeler içeren aşırı talep”[48] olarak değerlendirmektedirler. Çünkü bugünkü koşullarda tek yanlı müdahale hakkının tanındığı bir anlaşmanın imzalanması, uluslararası camianın benimsediği kollektif güvenlik anlayışına ters düşmektedir. Ayrıca bunun, kötü bir emsal oluşturmasından da korkmaktadırlar. Bu yüzden endişe duyan Güvenlik Konseyi üyeleri, hali hazırda üç garantör devlete binaen Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin de katılacağı, “kollektif bir garanti sistemini”[49] kurulmasını önermişlerdir.
Aslında bu öneri, kısmen Rum görüşüne yakındır. Ancak Rumlar, hiçbir garantör devlete, tek başına müdahale hakkı vermeyecek bir sisteminin kurulmasını istemektedirler. Hatta “Kıbrıs meselesiyle ilgilisi olmayan devletlerin”[50] bile bu sisteme dahil edilmesini istemektedirler.
Esasında Gali Fikirler Dizisi’nde, garantilerle ilgili birtakım düzenlemeler[51] olsa da, bu düzenlemelerin açıkça ne manaya geldiği belli değildir. İşte bu durum, tarafları uzlaştıracak ciddi bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü adadaki her iki toplumun güvenliği ve istikrarı, bu durumun açık bir şekilde ifade edilmesine bağlıdır.
Bununla birlikte üç garantör devlet tarafından oluşturulan ‘Düzenlenme ve Danışma Kurulu’, Kıbrıs’ta her iki toplumun deniz aşırı güvenliği ile ilgili düzenlemeleri yaparken, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının “güncelleştirilmiş kurallarına”[52] göre yapacağı kararlaştırılmıştır. Hâlbuki Gali, 1991’de yayımladığı raporunda, Türkiye’nin garantörlüğünün ‘1960 anlaşmalarına’[53] göre devam edeceğini belirtmiştir. Ancak 1992 yılında ilân edilen Fikirler Dizisi’nde, bu durum değişmiş ve Garanti Antlaşması etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.
Bu sırada Rum lideri Vasiliu, inisiyatifi ele alarak, her iki tarafa güven verebilecek bir sisteminin kurulabileceğini açıklamıştır.[54] Ancak Klerides, hâlen yürürlükte olan garanti sisteminin, Kıbrıs için felakete neden olduğunu ve iki toplumun kaygılarını gidermediğini belirtmiştir. Bununla birlikte Klerides, yine de Türkiye’yi garantör olarak kabul etmeye hazır olduğunu, ancak buna, AB’nin de ilâve edilmesi gerektiğini savunmuştur.[55] Böylece ilk kez AB, Kıbrıs için ortak garanti sisteminde adı geçen bir güç olmuştur.
Aslında bu konuyla ilgili olarak Rum toplumunun içinde de derin görüş ayrılıkları vardır. Örneğin Rum federalistlere göre, millî merkez olarak addedilen ve anavatan olarak görülen Yunanistan’la olan ilişkilerin, sadece Garantörlük Antlaşması içinde yürütülmesi gerektiği savunulmaktadır. Özellikle siyasal ve kültürel bakımdan Kıbrıs’ı Elenizm’in bir uzantısı olarak gören Rum milliyetçiliğine karşı federalistler, Kıbrıs Devleti’nin ayrı bir siyasal kişiliği olduğunu belirterek, bu durumun olumsuz yönde etkilenmesine karşı çıkmaktadırlar. Kıbrıs meselesinin Türkiye ve Yunanistan arasındaki anlaşmazlıklardan ayrı tutulması gerektiğini ileri süren bu görüş, aynı gerekçelerle milliyetçiler tarafından gündeme getirilen ‘Ortak Savunma Doktrini’ne[56] de karşı çıkmaktadırlar.[57]
Ayrıca federalistlere göre Kıbrıs meselesi, Elenizm’in millî bir davası olarak da tanımlanmamalıdır. Bu yüzden Kıbrıs’ta bulunacak çözümün, Türk ve Yunanlılardan ziyade, ‘Kıbrıs halkının’[58] çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Özellikle Kıbrıs’ı ayrı bir siyasal birim olarak algılayan bu yaklaşımın içinde, Rum toplumunun Elenlerden farklı olduğunu ileri sürenler dahi vardır. Yunan dilinin kullanılmasından ötürü, Kıbrıs Rum kimliğinin, Elen kültürünün bir uzantısı olarak kabul edilemeyeceğini ileri süren bu yaklaşıma göre Yunanistan, herhangi bir yabancı devletten pek de farksız değildir.[59] Kültürel kimliğe ilişkin ‘iki toplumluluk’ ve ‘Kıbrıslılık’ kavramları çerçevesinde oluşan ve ‘millî merkezlerle’ ilişkileri, sadece hukukî düzeyde[60] ele alan federalist-bütünleşmeci eğilime karşılık, her iki toplum içindeki milliyetçi kesimler ise millî merkezlere yönelik kültürel ve siyasal bağlılığı temel almakta, hatta yerel düzeyde özgün bir kültürel kimliğin var olduğunu dahi reddetmektedirler.
Yukarıdaki görüşlere binaen Rum federalistlerin desteklediği Vasiliu, “Rum yönetimi bir gün yeniden çıldırır da yeni bir darbe yaparsa, Türkiye’nin yeniden harekete geçmeyeceğini bize kim garanti edebilir. Darbemizle 1974’teki Türk mücadelesine yol açan biz kendimizdik. Bu yüzden en iyi garantiyi, Avrupa Birliği’ne girmemizde görüyorum”[61] diyerek politika değişikliğine gideceğini göstermiştir. Hatta yeni oluşturacak garantiler sistemine, ABD’nin de katılmaya hazır olduğunu iddia edenler dahi vardır.[62] Böylece Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin geleceği teminat altına alınmış olacak ve ABD, garantör devlet sıfatı ile bu sistemde yerini alacaktır.[63]
Aslında garantiler konusunda yapılmak istenen bu değişiklikler, Rum-Yunan ikilisinin politik amaçlarından kaynaklanmaktadır. Zira adada bütün sorunların 1974 müdahalesiyle başladığını, bu müdahaleye 1960 anlaşmalarının sebebiyet verdiğini ve bunun mutlak surette değiştirilmesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Bu yüzden garantörlük sisteminde Türkiye’yi devre dışı bırakacak, uluslararası bir garanti sistemini kurmasını amaçlamaktadırlar. Gerçekten de kendi açılarından AB veya ABD endeksli bir çözümün, ‘makul’ gerekçeleri olabilirdi.
Özellikle AB içinde üretilecek herhangi bir çözüm modelinin, Türkiye’nin garantörlüğünü devre dışı bırakacağı kuvvetle muhtemeldir. Aksi takdirde, AB üyesi olmayan bir Türkiye’nin, AB üyesi Kıbrıs üzerinde garantör[64] olması gibi garip bir durum hâsıl olacaktır ki, bu durum günümüzde gerçekleşmiştir, Türkiye açısından hukuk tanımazlığı beraberinde getirecektir. Özellikle Rumlar açısından böyle bir katılım, Kıbrıs için en iyi seçenek olacağı ortadadır.[65]
Bununla ilgili olarak Almanya’nın önde gelen dış politika uzmanlarından Dr. Heinz Kramer, Kıbrıs’ın AB’ye girmesi hâlinde son derece ciddi güvenlik risklerini beraberinde getireceğini belirtirken, “AB’nin güvenlik siyaseti üzerindeki etkilerini kontrol edemeyeceği işlere girişmemesi gerektiğine”[66] dikkat çekmiştir. Fakat bu durum, farklı bir şekilde gelişmemiştir. Çünkü Rum tarafının 4 Temmuz 1990 tarihinde yaptığı tam üyelik başvurusu kabul edilmiş ve 2004 yılında Kıbrıs’ı tam üye alarak kendi bünyesine dahil etmiştir.
[1] “NATO Değişimin Hedefine Ulaşması”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, (Nisan 2000) 39, s. 77.
[2] a.g.m., s. 78.
[3] a.g.m., s. 78.
[4] “Rumlar, Makarios Haritasını Sunacaklar”, Fileleftheros Gazetesi, 17 Temmuz 1992, No: 3258, s. 3; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 17 Temmuz 1992, s. 3.
[5] Mehmet Gönlübol, Uluslararası Politika İlkeler – Kavramlar – Kurumlar, 4. Baskı, Attila Kitabevi, Ankara, 1993, s. 94.
[6] M. Sami Denker, Kıbrıs Sorunu – Bir Millet ve Devletin Yaşama Hakkı, Türk Metal Sendikası Araştırma Bürosu Yayınları, Ankara, 2001, s. 70.
[7] Denker, a.g.e., s. 70.
[8] Denker, a.g.e., s. 68.
[9] Kıbrıs Rum yönetiminin 30 Ocak 1989 tarihinde yaptığı önerilerde, garantiler konusu şu şekilde ifade edilmiştir:
1. Federal Kıbrıs Cumhuriyeti, egemen ve bağımsız bir devlet olacağından, Birleşmiş Milletler Anlaşması uyarınca garantiler yeniden oluşturulmalıdır.
2. Verilen garantiler, çok taraflı olmalıdır. Kıbrıs Rum tarafı açısından en iyi garanti Güvenlik Konseyi’nce sağlanacaktır.
3. Hiçbir garantör devletin, tek yanlı müdahale hakkı olmamalıdır.
4. Garantinin kapsamı, federal cumhuriyetin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, egemenliği ve anayasal düzeniyle sınırlı olmalıdır.
5. Garantiler, iki halktan herhangi birinin devam etmesini istemesi halinde geçerli olmalıdır.
Ayrıca bkz... “Rum Önerilerinin Niteliği”, Simerini Gazetesi, 28 Ocak 1989, No: 1923, s. 49; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 28 Ocak 1989, s. 49; “Rum Ulusal Konseyi Kararları - 1989”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Rum Ulusal Konseyi Kararları, Tarih: 1989; Kıbrıs Sorunu Gelişmeler ve Görüşmeler, SİSAV Yayınları, Reyo Matbaacılık, İstanbul, 1990, s. 219-220; Zehra Yalçınkaya Cerrahoğlu, Birleşmiş Milletler Gözetiminde Kıbrıs Sorunu İlke İlgili Olarak Yapılan Toplumlararası Görüşmeler (1968-1990), Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1998, s. 231.
[10] Cerrahoğlu, a.g.e., s. 57.
[11] Bununla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi için bkz... SİSAV, a.g.e., s. 222; Doğan Uluç, “Denktaş ve Vasiliu Yumuşama Yarışında”, Sabah Gazetesi, 20 Haziran 1992, No: 62214, s. 18; Cerrahoğlu, a.g.e., s. 49-57.
[12] SİSAV, a.g.e., s. 64.
[13] “Türkiye’nin Garantörlüğü Kabul Edildi”, Cumhuriyet Gazetesi, 28 Haziran 1989, No: 12012, s. 1; Cerrahoğlu, a.g.e., s. 141.
[14] Halil Sadrazam, Kıbrıs’ta Varoluş Mücadelemiz Şehitlerimiz ve Anıtlarımız, Türkiye Şehitleri İmar Vakfı Yayınları, İstanbul, 1990, s. 20.
[15] “Vasiliu’nun Görüşleri”, Fileleftheros Gazetesi, 22 Ağustos 1988, No: 7081, s. 1; “Rum Basını Özetleri”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 22 Ağustos 1988, s. 1; “Rum Liderlerinin Demeçleri Klerides – 2 (1978-1993)”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Klerides’in Demeçleri, Tarih: 1993.
[16] “Vasiliu’nun Görüşleri”, Fileleftheros Gazetesi, 22 Ağustos 1988, No: 7081, s. 1; “Rum Basını Özetleri”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 22 Ağustos 1988, s. 1; “Rum Liderlerinin Demeçleri Klerides – 2 (1978-1993)”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Klerides’in Demeçleri, Tarih: 1993.
[17] “Federasyon Anlayışımız”, Le Monde Gazetesi, 11 Ekim 1988, No: 321071, s. 1; “Rum Basını Özetleri”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 11 Ekim 1988, s. 1; “Rum Liderlerinin Demeçleri Klerides – 2 (1978-1993)”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Klerides’in Demeçleri, Tarih: 1993.
[18] “Rum Ulusal Konseyi”, Fileleftheros Gazetesi, 1 Ağustos 1989, No: 3221, s. 73; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 1 Ağustos 1989, s. 73; “Rum Ulusal Konseyi Kararları - 1989”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Rum Ulusal Konseyi Kararları, Tarih: 1989.
[19] “Federasyon Anlayışımız”, Le Monde Gazetesi, 11 Ekim 1988, No: 321071, s. 1; “Rum Basını Özetleri”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 11 Ekim 1988, s. 1; “Rum Liderlerinin Demeçleri Klerides – 2 (1978-1993)”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Klerides’in Demeçleri, Tarih: 1993.
[20] “Rum Ulusal Konseyi”, Simerini Gazetesi, 13 Haziran 1989, No: 321, s. 61; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 13 Haziran 1989, s. 61; “Rum Ulusal Konseyi Kararları - 1989”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Rum Ulusal Konseyi Kararları, Tarih: 1989; SİSAV, a.g.e., s. 63.
[21] “Draft Outline of A Comprehensive Settlement in Cyprus, 6 April 1989”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Çözüm Önerileri, Tarih: 1989; A New Pattern of Relationship in Cyprus, The Turkish Cypriot Proposals of 11 October 1989, Published by The Public Information Office of The Turkish Republic of Northern Cyprus, Nicosia, 1990, s. 1-2.
[22] Cerrahoğlu, a.g.e., s. 255.
[23] SİSAV, a.g.e., s. 64; Cerrahoğlu, a.g.e., s. 153.
[24] Rauf R. Denktaş, Dünü Bugünü Yarını ile Kıbrıs Davamız, Lefkoşa, 1991, s. 19.
[25] “Set of Ideas on an Overall Framework Agreement on Cyprus (1992)”, KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Arşivi, Dosya: Gali Plânı, Tarih: 1992; “Birleşmiş Milletler Çözüm Plânının Tam Metnini Açıklıyoruz”, KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Arşivi, Dosya: Gali Plânı, Tarih: 1992, s. 2; SİSAV, a.g.e., s. 10; Mehmet Ali Akpınar, “Birleşmiş Milletler Çözüm Plânının Tam Metnini Açıklıyoruz”, KKTC Başbakanlık Enformasyon Müdürlüğü Arşivi, Dosya: BM Çözüm Plânları, Tarih: 1992, s. 2.
[26] “Set of Ideas on an Overall Framework Agreement on Cyprus (1992)”, KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Arşivi, Dosya: Gali Plânı, Tarih: 1992; “Birleşmiş Milletler Çözüm Plânının Tam Metnini Açıklıyoruz”, KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Arşivi, Dosya: Gali Plânı, Tarih: 1992; ; SİSAV, a.g.e., s. 10; Akpınar, a.g.e., s. 1.
[27] “Birleşmiş Milletler Çözüm Plânının Tam Metnini Açıklıyoruz”, KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Arşivi, Dosya: Gali Plânı, Tarih: 1992, s. 2; Akpınar, a.g.e., s. 2.
[28] Ahmet C. Gazioğlu, “Fikirler Dizisinde Neler Var, Neler Yok-I”, Kıbrıs Mektubu Dergisi, X (Mayıs 1997) 3, s. 14.
[29] “Vasiliu’nun Düşünceleri”, Agon Gazetesi, 27 Eylül 1992, No: 512, s. 3; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 27 Eylül 1992, s. 3.
[30] SİSAV, a.g.e., s. 63.
[31] SİSAV, a.g.e., s. 64.
[32] İlhan Selçuk, “Verirsek Kurtulur Muyuz?”, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Temmuz 1992, No: 8521, s. 13; Orbay Deliceırmak (der.). Haklılık ve Kararlılık (Tepkiler Demeti), Lefkoşa, 1993, s. 192.
[33] Michael Moran, Sovereignty Divided Essays on The International Dimensions of The Cyprus Problem, CYREP, Nicosia, 1998, s. 80.
[34] Sabahattin İsmail, Kıbrıs Üzerine Bildiriler, Kıbrıs Araştırma ve Yayın Merkezi (CYREP) Yayınları, Lefkoşa, 1998b, s. 240.
[35] İsmail, a.g.e., s. 250.
[36] www.pio.gov.cy, The Official web of the Republic of Cyprus Press and Information Office (PIO), Lefkosia (Nicosia) Cyprus, (Kıbrıs Rum Kesimi’nin Dışişleri Bakanlığı’nın resmi yayın organıdır), Erişim tarihi: 28 Ağustos 2008.
[37] Şükrü S. Gürel, Tarihsel Boyut İçinde Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993), Ümit Yayıncılık, Ankara, 1993, s. 113.
[38] Deliceırmak, a.g.e., s. 104; Oktay Ekşi, “Aynı Olay, Farklı Sonuç.....”, Hürriyet Gazetesi, 8 Aralık 1992, No: 63215, s. 1.
[39] Mümin Alanat, Doğu-Batı Siyasal Bütünleşmeleri ve Soğuk Savaş Dönemlerine Bir Bakış, ATAUM Ders Notları, Ankara, 1994, s. 7.
[40] Alanat, a.g.e., s. 9.
[41] AGİT, barışı korurken, aşağıda ifade edilen bir süreci uygulamaktadır. Buna göre süreç, şu şekilde çalışmaktadır: Her şeyden önce 1989 Viyana Zirvesi’nde alınan bir karar göre bireylerin kişisel müracaat hakkı yoktur. Bu yüzden AGİT’e, sadece devletler başvurabilmektedirler. Bunun için de insan hakları ihlâli olması şarttır. Bununla ilgili olarak iki mekanizma bulunmaktadır. Birinde insanî boyut, diğerinde de AGİT misyonu ile ilgili mekanizma çalışmaktadır. Buna göre:
1. Eylem, devletlerin birbirleriyle anlaşamaması ile başlar. Önce ikili toplantılar yapılır. Bu süreç, en fazla on gün içinde tamamlanır. Şayet diplomatik sonuç alınmaz ise soruna taraf devlet veya devletler, diğer bir devletle diplomatik ilişkiye geçerler. Bundan da bir sonuç alınmaz ise sorun, ilk AGİT zirvesinin gündemine taşınır. Oradan da izleme toplantıları yapılarak sorun çözülmeye çalışılır.
2. Eylem, gönüllü ya da zorunlu olarak ortaya çıkmaktadır. Konuyla ilgili olarak danışmanlar veya uzmanlar listesi ortaya çıkar. Buradan üç isim seçilir. Konu ile ilgili olarak araştırma yapılır ve daha sonra konu hakkında rapor hazırlanır. Rapor, Kıdemli Memurlar Komitesi’ne verilir. O da AGİT Bakanlar Konseyi’ne sunar. Ancak bu, etkin bir yöntem değildir.
Görüleceği gibi uzlaşma arayışı, bitmek bilmeyen görüşmelere bağlıdır. Dolayısıyla AGİT’in çalışma yöntemleri, henüz kemale ulaşmış değildir (Emmanuel Decaux, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı – AGİT, Çev.: Tunalı Alpkaya, Yeniyüzyıl Kitaplığı, İletişim Yayınları, Presse Universitaires De France, 1995, s. 5). Çünkü AGİT, gelişmekte olan bir süreçtir. Bundan dolayı AGİT’e ilişkin her tür eylem, ancak geçici bir hâl tarzı olabilir (Decaux, a.g.e., s. 103). Bundan da anlaşılıyor ki AGİT’in işlevi, BM işlevi ile aynı değildir. AGİT’in işlevi özellikle barışı korumaktır. Ancak bu kurumun, barışı uygulama yetkisi yoktur. Zira bu yetki, sadece BM’ye verilmiştir.
[42] Alanat, a.g.e., s. 10.
[43] Kıbrıs Rum yönetimi sözcüsü Yannagis Kasulides, Garanti Antlaşması’nın geçerli olmadığını ileri sürmektedir. Bkz... “AB Üyeliği ve Garantiler”, Fileleftheros Gazetesi, 14 Şubat 1995, No: 4399, s. 1; “Kıbrıs Rum Basını Özetleri”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 14 Şubat 1995, s. 1; Dimitri S. Bitsios, Cyprus: The Vulnerable Republic, 2nd ed., Thessalonica, Greece: Institute for Balkan Studies, Salonica, 1975, s. 141; Moran, a.g.e., s. 30.
[44] Hugo Gobi, Rethinking Cyprus, Tel-Aviv University Press, Tel-Aviv, 1993, s. 85.
[45] “DİSİ: Boşluklar Doldurulmalı”, Agon Gazetesi, 18 Eylül 1992, No: 4512, s. 2; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 18 Eylül 1992, s. 2; Kıbrıs’ın Dünü-Bugünü-Yarını, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, İstanbul, 1995, s. 80.
[46] Haluk Ülman, “Her Çözüm, Çözüm Değildir”, Yeni Günaydın Gazetesi, 24 Aralık 1992, No: 9662, s. 8.
[47] “Toprak ve Garantiler”, Haravgi Gazetesi, 26 Mayıs 1992, No: 11231, s. 3; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 26 Mayıs 1992, s. 3.
[48] “Toprak ve Garantiler”, Haravgi Gazetesi, 26 Mayıs 1992, No: 11231, s. 3; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 26 Mayıs 1992, s. 3.
[49] “Toprak ve Garantiler”, Haravgi Gazetesi, 26 Mayıs 1992, No: 11231, s. 3; “Rum Basını Bülteni”, Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi, 26 Mayıs 1992, s. 3.
[50] Kıbrıs’ın Dünü-Bugünü-Yarını, a.g.e., s. 87; Sabahattin İsmail, 150 Sorunda Kıbrıs Sorunu, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1998a, s. 434.
[51] “Güvenlik Konseyi Gali Raporu’nu Ele Alıyor”, Kıbrıs Gazetesi, 10 Nisan 1992, No: 2219, s. 8; “Güvenlik Konseyi Gali Raporu’nu Ele Alıyor”, KKTC Başbakanlık Enformasyon Müdürlüğü Arşivi, Dosya: Gali Plânı, Tarih: 10 Nisan 1992, s. 8.
[52] Background on The Cyprus Problem, Directorate General of Press and Information, Ünal Ofset Matbaacılık, Ankara, 1991, s. 19.
[53] “BM Güvenlik Konseyi’nin 11 Ekim 1991 Tarih ve 716/1991 Sayılı Karar”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: BM Çözüm Kararları, Tarih: 1991.
[54] “Vasiliu: Kendi Kendiyle Evlenmek İstemeyen Politika”, Güneş Gazetesi, 22 Temmuz 1990, No: 291, s. 11; Raif Rauf Denktaş, Kıbrıs Meselesinde Vizyon-1994, Raif Denktaş Eğitim Vakfı Yayınları No: 1, Demokrat Matbaacılık, Lefkoşa, 1996b, s. 3.
[55] “Klerides: Türklerle Yüzde 25 Toprak Yeterlidir”, Anadolu Ajansı, 21 Ocak 1992, s. 1; “Rum Liderlerinin Demeçleri Klerides – 2 (1978-1993)”, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Dosya: Klerides’in Demeçleri, Tarih: 1993; Moran, a.g.e., s. 167.
[56] Ortak Savunma Doktrini, Türkiye’nin Yunanistan’ı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tehdit ettiği görüşünden hareketle, tüm Elen dünyasını, bu saldırıya karşı korumak amacıyla oluşturulan askerî bir anlaşmadır. Doktrin, böyle bir saldırının güncel bir tehlike olduğuna ve bu nedenle Rum/Yunan silahlı kuvvetlerinin ‘caydırıcı’ olması gerektiğine dayanmaktadır. Daha fazla bilgi için bkz... Soyalp Tamçelik, “Rum-Yunan İttifakında Ortak Savunma Doktrini ve Özellikleri”, Stratejik Araştırmalar Dergisi - SAREM, VI (2008a) 12, s. 13-39; Soyalp Tamçelik, Kıbrıs’ta Güvenlik Stratejileri ve Kriz Yönetimi, ODTÜ Yayınları, Ankara, 2009, s. 100-121.
[57] “AKEL Meclis Grubu Sözcüsü Andreas Hristu ile Söyleşi”, Haravgi Gazetesi, 11 Eylül 1994, No: 801, s. 18.
[58] “Türk Ulusunun Menfaatleri”, Fileleftheros Gazetesi, 8 Ekim 1988, No: 225, s. 10.
[59] “Yunanistan, Anavatan Değildir”, Yenidüzen Gazetesi, 10 Nisan 1992, No: 419, s. 1.
[60] Yücel Vural, Kıbrıs’ta Etnik İlişkilerin Gelişim ve Siyasal Sisteme Etkileri, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 1996, s. 249.
[61] Teoman Turan, “Kıbrıs’a Genel Bir Bakış”, Zaman Gazetesi, 24 Mart 1998, No: 89952, s. 12.
[62] Orbay Deliceırmak, Toprak Konusu ve Rum Tutarsızlıkları 1964-1996, KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Yayınlanmamış Özel Rapor, Lefkoşa, 1997, s. 27.
[63] Stavros Angelidis, “İki Olumlu Oy”, Fileleftheros Gazetesi, 11 Ağustos 1991, No: 30214, s. 11.
[64] Hasan Ünal ve Birgül Demirtaş Coşkun. “Kıbrıs Meselesi: Kısa Tarihçesi, Mevcut Durum Analiz ve Muhtemel Senaryolar”, Stratejik Analiz Dergisi, I (Nisan 2001) 12, s. 48.
[65] Evstathios Lagakos, George Papulyas, Yoannis Cunis ve Viron Theodoropulos, Dış Politikayla İlgili Düşünceler ve Arayışlar, Çev. KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Tanıtma Dairesi, Lefkoşa, 1997, s. 4.
[66] Heinz Kramer, “The Cyprus Problem and European Security”, Survival, XXXIX (Autumn 1997) 3, s. 21.
Müəllif hüquqları qorunur. Saytın materiallarına və bizim istinad etdiyimiz materillara qismən və tamamilə istinad edildiyində mənbə mütləq göstərilməlidir. |


